V. Felsefe Sohbetleri
Gözkapaklarıma yapışıp gözbebeklerimden içeriye akan iflah olmaz paranoyaya teslim ederken bedenimi, yağmur çiseliyor kısacık saçlarıma… Ve kısacık etekleriyle dört dönüyor etrafımda küçük kız çocukları… Hepsinin de saçlarına yapışıp kalmış yaklaşan fırtınanın korkusu… İnce ince damıtılıyor karanlık, atmosferin ücra köşelerinde ve birdenbire dökülüveriyor her akşam Dünya’nın üzerine… Oysa ideoloji sanılıyor içimizdeki büyük nefret bazı felsefe sohbetlerinde! İdeoloji sanılıyor içimizde biriken ezilmişlik ve kaygı ve o büyük endişe: Kim bilir ne zaman asacağız kendimizi?! Bu mudur ideolojisi yalnız bırakılmış küçük oğlan çocuklarının, dört dönerken etraflarında bembeyaz elbiseli küçük kız cesetleri… Bir kara delik gibi durmadan içine çökerek güçlenen, içimize yaklaştıkça acıya gömülen çocuklarız biz… İnce ince damıtılıyor üzüm her seher vakti paslı imbiklerde ve birdenbire dökülüveriyor her akşam bomboş kadehlere… Bazıları ideoloji sanıyor bitmiş şarap şişelerinden molotof kokteyili yapmayı, bense her kadehte biraz daha geciktiriyorum intiharı…


VI. Kapıya Dayanan Tanrı Misafirleri
Eski bir pınar kenarında oturmuş düşünürsün: Nasıl da kurumuş akan sular, nasıl da oyuk bırakmış sonra toprağı, kuruyan suyun buharı… Oysa gece geç vakitlerde bombalar düşer uzakta bir şehrin ücra köşelerine ve orada kuruyan pınarlar artık gözyaşı pınarlarıdır… Ağlarken, ne için ağladığını unutan kitlelerin seli yeni bir oyuk oluşturur toprak üzerinde… Yağmur, gözyaşından hep utanır… Utanır onun duruluğundan, utanır durdurulamamasından… Kalkıp bir şehirden başka bir şehre göçer uygarlıkların umutları… Artık aktığı yerde duramayan pınarlar gibi, gidip başka yerlerde akmaya uğraşırlar… Bir çöl sessizliğidir herkesin gözlerinden okunan ve bir çöl fırtınası herkesin beyninde yankılanan… Unutma: Doğuya gittikçe çoğalır doğrular çoraklaşan topraklar kadar… Yalnızlık insana çok şey hatırlatır; korkuyu hatırlatır önce, sonra sevgisizliği en ince ayrıntısına kadar tattırır. Unutma: Doğuya gittikçe insan yalnızlaşır… Orada susuzluktan kurumuş topraklarda gözyaşlarıyla sulayarak umutlar yeşertilir… Yeşeren umutlar cehennem sıcağında kurur; kül olur… Bir isyandır artık herkesin gözlerinden okunan ve umutsuzluk herkesin gözbebeklerini kurumuş topraklar gibi çatırdatır…   Sonra, sabah olur… Güneş doğar, Güneş batar… Eskimiş bir uygarlık daha kaybolur tarihin tozlu sayfaları arasında… Koskoca halkların suskun yüzünden yalnızlık okunur! Bakır tas içinde, umutsuzluk ve gözyaşına bulanmış petrol sunulur kapıya dayanan Tanrı Misafirleri’ne… Çok uzaklardan gelen düşman işgal etmişken tüm şehri, küçücük bir çocuk çıkar, askerlerin kanlı yüzüne tükürür…
VII. Korku Oyunu
Bana yalnızlığı anlat; ama tek bir kelime kullan! Büyülü sözcüklerle boya dudaklarını: “ Heristas tajurdimi yalinas / esteriti safiretum fergulas…” Bana şizofreniyi anlat; ama tek bir kelime kullan! Nasıl kıpkırmızı kanar şizofren şairlerin titrek parmakuçları?! Bakışlarından yayılan sûfli depresyon, koskoca imparatorlukları nasıl yıkar?! Cesaretin varsa bana bunları anlat! Bana intiharı anlat; ama tek bir kelime kullan! Ölümle yüzleşmek için, önce yalanı yalanla seviştiren kırmızı yatak odalarında dinlen! Ve sonra dinle yalanın yalana vahyettiği sahte dinin göz kamaştıran ayetlerini… Ya da sen her şeyi bırak da birazcık cesaretin varsa bana “kendini” anlat!
 VIII. Kaçış
Gelir gibi yapar hep sahte sevgililer, gelir gibi yapıp çörekleniverirler sevdanın tan yerine! İçinde anlamsızca bir kaçma isteği, şiir yazarken klavyeleri parçalayan parmakların ve delirircesine içtiğin biralar... Winamp’ta son ses Düş Sokağı! Kaçarsın... Kaçmak zorundasındır, mecbursundur! Geçmişten getirdiğin ve geleceğine kök salmış bir sürü yalan vardır! Yalanlarının arasında yalınayak kalmışsındır artık! Kaçarsın! Tam sevgilinin ellerini tutacakken, tam bakacakken sevgilinin hüzün büyüten gözbebeklerine, avuçlarında taşıdığın kanların ağırlığını İstanbul boğazına boşaltırsın! Sevmişsindir! Gerçekten sevmişsindir! Ama kaçmak zorundasındır! Dört yanını sarmıştır şizofreni ve kaos ve antipsikotikler; ki sen en çok Risperdal'ı tanırsın! Kaçmak zorundasındır! Gerçeğe tercüme edilemeyecek bir sürü yalan vardır, "Elde ettim, yeter!" diye düşündüğünü sanırlar, geride bıraktığın boşluğun içinde kaybolduğunu düşünmezler! Sen terk etmişsindir! Suçlusundur! Sadece bu, sebebler önemsizdir onlara göre! Sen neden terk etmişsindir? Neden çatlamıştır gözbebeklerin kanarken! Avuçlarını kör bir jilet gibi kesen İstanbul geceleri kaç kez intihara yöneltmiştir seni? Bunları düşünmezler! Onlar yalnızca yaratılan boşlukla ilgilenirler! Güzel tanrıçalardır onlar, saçlarında taptaze intiharlar besleyen! Neden kaçtığını anlayamazlar! Daima mutlu edilmeyi hak etmiş tanrıçalar, şizofreni nedir bilemezler!
IX. Acının Saf Hali
Acı, tenimde veriyor bu kez imtihanını! Acı, ellerimi boydan boya tutuşturdu… Bakışlarım sustu; bakışlarım : ellerimde çıkan yangının dumanında boğuldu!.. Bir infilak oldu yine bakışlarım; bakışlarım : avcumun orta yerine düştü… Ellerim şimdi avuçlarımdan taşıyor da, yine de taşıyamıyor durmadan akan gözyaşlarımın ağırlığını… Yaşamaktan imtina ettiğim acı, etimde veriyor en zor imtihanını!..
 X. Bittiği Yerde Başlar Oşk  
Haşarı bir çocuk gibi koştura koştura çıktın gittin hayatımdan! Utandım gidişinden, utandım kendimden, utandım seni sevişimden! Kırmızıya tapınan bir boğayken, sarıdan başka din tanımayan bir aslana sapladın boynuzunu! İki harften ibaretti ilişkimiz, belki şın belki de kâf! (şın aşkın başladığı , kaf ise bittiği yer… / ikisinin arasında kaç harf varsa aşk o kadar sürer …) Ölü bir bedeni öper gibi dudaklarımı son kez sana uzattığımda, iki harften ibaretti aşkımız: belki rho belki de sigma!  Alef yoktu başında, aReS yasaklamıştı bu harfi kendisine tüm tapınanlara! İki harften ibaretti bu yüzden seninle aşkımız: belki reş belki de sameh !
XI. Mitoloji’den Çıkış
Bak işte gittin; şimdi tüm kız çocukları aşık olmak için yeni bir baba arayacaklar kendilerine, huysuz Elektra’ya inat! Ve yeniden ilan edecek yaşlı Khronos gecikmiş saltanatını! Artık yalnızca Chaos emzirecek yeni doğan kız çocuklarını ve Zeus yararak çatlamış alnını, aniden ediverecek şimdi gecikmiş intiharını! Bak işte gittin; küçük periler kendilerini Olympos’untepesinden aşağıya bıraktı! Bak işte gittin; ve değişti gitmek fiilinin bile anlamı! Gezer durur tüm tanrılar Rho ile Sigma arasında! Bazen Alfa geliverir başlarına, bazen ise ortalarına Omega! Ve bizim seninle aşkımız zaten imkansıza karşı kalkışılmış küstahça bir hakaret değil mi sanki Eros’un Ares’ten peydahladığı?! Evet, ne kadar zorsa Eros’un çocuk doğurması, o kadar zordu aslında babası Ares olan bir aşkın yaşaması!
XII. Kaybolmuş Senfoni
bir kayıp enstruman gibi kullanırdın sesini… la minörün en güzel gamıydı “Seni seviyorum” deyişin ve en gamlı cenaze marşının notaları “Bitti!” deyişinde gizliydi… şimdi (baz istasyonlarından süzülen) sesin, telleri kopartılmış bir gitar gibi… şimdi sesin notaları yüzyıllar önce kaybolmuş bir eski senfoni…
XIII. Seni Tanımlama Denemeleri
Benim sevgilim odur; ki sığmaz adı (küçük) İskenderiye Kütüphanesi’nin külüne! Kavimler göç ettirir gözyaşları; kıtalar ayrıştırır! Sıradanlaşır ölüm onun hüzünlü çocuk bakışlarında! Bir haykırdı mı dize gelir, el etek öper asi İblis bile! Yıldızlar, sıraya dizilip, onun başharfini çizerler her gece göğe, Ay erir, Güneş erir, damla damla akar gökyüzüne, o ismin başharfini görünce bile! Benim sevgilim odur; ki, o her gece tatlı bir uykudayken, utangaç peri kızları öpmüştür onu yanaklarından… Ve unicornlar taramıştır saçlarını, sihirli boynuzlarıyla… Rengarenk kanatları olan yavru kelebekler konmuştur da gözkapaklarına, kana kana su içmişlerdir gözlerinden durmadan çağlayan Gözyaşı Şelaleleri’nden… Haşarı arılar yuva kurmuştur da avuçlarına, durmadan bal emmişlerdir minicik parmakuçlarından… Asil bir prenses derin güzellik uykusuna yatmıştır iri - elâ gözlerinde taşıdığı el değmemiş hüznün yatağında… Benim sevgilim odur; ki, oturduğu tapınak çok yüksek bir dağın zirvesindedir, onun güzelliğini duyup ona ulaşmaya çalışan binlerce şair yolda ölmüştür telef olup… Tapınağına erişen şizofren şairler secde etmişlerdir de dizinin dibinde, sabahlara dek öpmüşlerdir minik ayakparmaklarını… Tapınağının içi karanlık mı karanlıktır, ona aşık bir şizofren şair bu tapınağa mum diye kendini yakmıştır… Zehirli yılanlar oturur onun tapınağının karanlık koridorlarında ve aşkından delirmiş küçük çocuklar kahkahalar atarak emerler bu yılanların çatallı dillerini… O benden SonRa gelen haRftir alfabede… Alfabe dediğim belki Latince, belki SanSkRitçe! Belki biraz ARapça, biraz İbRanice… Hem ne faRk edeR ki?! NaSıl olSa ne zaman yan yana gelSe adlaRımızın başhaRfleRi heRhangi biR kelime içinde, tüm şaiRleR yükSek SeSle SuSaR bu mükemmel aRmoniyi dinleRdi… O noktalama işaRetleRimdir benim, hayat denen bu uzun Soluklu Romanda… OnSuz anlamSızdır tüm cümleleRim; kaRmaşık ve ekSik… Kırık kanatlı bembeyaz güvercinler saldım göğe; gidip onun dudaklarını öpsünler diye… O penceresinden uzatacak olsa başını; tüm gökyüzü sapsarı bir mimoza tarlası… Sıradan bir sır gibi sızarken pencereden içeri, iri -  elâ gözlerinden damlayan sevdanın hermonetiği, sıyrıldım sırıl sıklam bedeninin kütle çekiminden ve araladım gözbebeklerinin acılar çekmecesini… O ise, öpmeye doyamadığım parlak pembe rujuyla “Elveda” yazdı puslu gönül aynama!