Unuttum Geçmişimi

Unuttum geçmişimi, çırılçıplak geldim sana! Utana sıkıla namaza duran bir günahkâr çocuk gibi öptüm dudaklarını!

Vazgeçtim yalanlarımdan, sürünerek geldim sana!

Kötürüm kalmış bir çocuk gibi koştum bakışlarına!

Edebiyattan tiksindiğim, şiirin yalan, romanın dolandırıcılık olduğuna inandığım anlarda utançtan yerin dibine girerek ilan-ı aşk ettim sana!
   

Başarısız Aşk Ameliyatları

Gittin! Gelişin değil, gidişindi anlatılması gereken uzun hikâye! Tedavisi mümkün bile değildi başlatırken, sonunu bir an bile durup düşünmediğin bu kanserojen aşkın! Vazgeçmek imkânsız, sürdürmek çok zordu… Önümüz cehennemdi, arkamızsa uçurum! Bir adım bile atacak olsak kopuverecekti bacaklarım… Hiçbir dilde yok karşılığı şimdi gözbebeklerimi tırmalayan bu acının!

Aklım duruyor böyle anlarda; örneğin gidişini anlatmaya kalkıştığımda! Karanlık bir odada yapayalnız kalmış küçücük bir çocuk gibi kendime sarılıp, sessizce sığınıyorum yanaklarımdan süzülen ılık gözyaşlarıma… En çok bu anlarda intihar geliyor aklıma! En çok böyle anlarda çıldırtıcı bir acı saplanarak içime darmadağın ediyor aklımı! Anlatamıyorum sana! Bildiğim hiçbir kelime yetmiyor içimde biriken acıyı aktarmaya!
   

Her Kaçış Kendini Yakalar

İnanilmaz bir kaçış plani yapıyorum şimdi her gece! Her gece biraz daha derin bir tünel kazıyorum kendi içime! Fikrim firarda, kendime doğru derin tüneller kazmaktayım, elimde yamulmuş bir çay kaşığıyla! Beş vakit ezan elli vakit salâ okunuyor bugünlerde İstanbul’da! Her gün elli defa ölüyorum, elli müezzin ayrı ayrı elli hüzünle okuyor salâmı! Bir Allah’ın kulu da gömmeye yanaşmıyor, durmadan ölüyor, ölüyor, ölüyorum! Kendi cesedimi yıkıyor, kendi mezarıma topraklar atıyorum!  

İşte tam bu anda sımsıkı yumup gözkapaklarımı, yuvarlıyorum Akineton(48) tabletlerini içimdeki şeytan yuvalarına! Ve bir yudum koyu kıvam zemzem gibi yeşile boyuyor kanımı Diazem… 
   

Mitolojiden Çıkış

Haşari bir çocuk gibi koştura koştura çıktın gittin hayatımdan! Utandım gidişinden, utandım kendimden, utandım seni sevişimden! Kırmızıya tapınan azgın bir boğayken, sarıdan başka din tanımayan bir aslana sapladın boynuzunu! İki harften ibaretti ilişkimiz, belki şın belki de kâf! (Şın aşkın başladığı, Kaf ise bittiği yer… / ikisinin arasında kaç harf varsa aşk o kadar sürer …) Ölü bir bedeni öper gibi dudaklarımı son kez sana uzattığımda, iki harften ibaretti aşkımız: belki şın belki de kaf! 

Alef yoktu başında, Ares yasaklamıştı bu harfi kendisine tüm tapınanlara! İki harften ibaretti bu yüzden seninle aşkımız: belki şın belki de kaf !

   

Organ Yangını

Yanan bir organin orta yerinde sıkışıp kalmış bir hayvan kadar çaresizim! Yanan kocaman ağaçlar gibi uzatmışken damarların kalbime kollarını; kaçacak deli(li)k bile bulamayan kimsesiz bir suçlu gibiyim! Bu organ yangınında, parçalanıyor kalbim; yanıyor etim! Eskisi kadar kolay değil artık seni sevdiğimi haykırmak! Eroine bulanmışken parmaklarım, durmadan uyuşurken ellerim!

Kendime duyduğum bütün inancı kaybettim, bu kahpe yangında erirken aklım, erirken sana esirliğim! Seni kaybettiğimi hissediyorum! An be an! “Buradayım,,” diyen sesine inanamıyor, “Seni seviyorum!” diyen diline güvenemiyorum!
Nasıl geldik bu noktaya?! Bilemiyorum! Duvarları yumrukluyor, saçlarımı yoluyorum! Sana duyduğum sevgi bile kurtarmaya yetmiyor beni içine saplanıp kaldığım korkulardan!

   

İhanet ve Kehanet

Terk edip giderken beni, hiç değilse yatağıma bir köpeğe zehirli et atar gibi attığın KİRLETİLMİŞ bedeninden utan! Ben büyük bir suçmuşçasına yüzüme vurduğun şairliğimi çoktan unuttum! Sen hiç değilse terk edip giderken beni, yalnızlıktan kanayan kulaklarıma merhem diye sürdüğün o yalan aşk sözlerinden utan!

Utan tenime değen ellerinden, utan bakışlarından ki onlar değil miydi sanki durmadan gözbebeklerimi öpen?!

   

Mutluluk Otobanları

Uzun zamandır süre gelen yalnızlığın ve bunaltıcı düşüncelerinin seni yorgun düşürdüğünün farkına varıp, oldukça uzun süreceğini iyiden iyiye belli etmeye başlayan ıssız geceye katlanabilmek için koyu bir kahve hazırlamaya karar verdiğinde gece şehrin üzerine kapkara bir tabut gibi örtülmüştü. Saatlerdir hiçbir şey yapmadan oturduğun tek kişilik yatağın üzerinden kalkıp mutfağa yöneldiğinde, elbette birazdan olacakların hiçbirisinden haberdar değildin…

Yolunu şaşırmış bir hayalet gibi mutfağa yavaşça girerek kahve makinesini açıyorsun, ayak parmaklarının üzerinde güçlükle sıçrayıp üst rafta duran kahve kavanozuna uzanarak, içinden üç koca kaşık kahveyi makineye koyuyorsun.

   

Doğanın Kanununu Yazsam Yeniden

Çantandan defteri çıkartmak için sağ tarafına doğru eğildiğinde dikkatlice bakma fırsatı bulduğun bu yabancı, uzun ve gri, kalın kumaştan bir palto giymiş, esmer ve geniş omuzlu, yirmili yaşların ortalarında gösteren bir delikanlı… Bir an önce oradan kalkıp gitmeyi düşünsen de, kendini sanki banka çivilenmiş gibi hissediyorsun ve çantandan çıkarttığın defterin kapağını aralayarak, gözlerini delikanlının üzerinden çekmeye çabalıyorsun.

Etrafta hiç kimse gözükmemesine rağmen, bu herifte nereden çıktı şimdi? Neden gelirken ayak seslerini bile duymadın? Hem havuzun etrafındaki tüm diğer banklar bomboşken neden gelip senin yanına oturdu?

   

Dünya’ya Açılan Pencereler

Binlerce soruyu arka arkaya sıraladığın o uzun gecenin sabahı yine erkenden okula gidiyorsun ama gel gör ki öğleden sonraki derslere bile girmeden, soluğu okulun kütüphanesinde alıyorsun…Okula geldiğinden beri ikinci kez geldiğin kütüphane binası, beş kat üzerine kurulu geniş bir yapı ve bazı dedikodulara göre 47.000 kitap içeriyor. Sen ise bu kez başına gelen bu garip olayların doğurduğu sorulardan en azından birine anlamlı bir yanıt aramak için geldin kütüphaneye.

Öncelikle ansiklopedilerin olduğu raflara göz atıyorsun, parmaklarını kalın ansiklopedilerin bez ciltlerinde kısa bir süre gezdirdikten sonra bir cildi hızla çekip alıyor ve rafların yakınındaki masalardan birine oturuyorsun. Önce etrafına geniş bir korkuyla bakınıyorsun, yasadışı bir iş yapıyormuş gibi hissediyorsun kendini ve görüldüğü kadarıyla senin bulunduğun ikinci katta kütüphane görevlisi iki – menopozlu -  kadın ve birkaç öğrenci haricinde kimse yok.

   

Saf Aklın Yolculukları

Gözlerine çarpan gün ışığı seni uyandırdığında, gözlerini açamadan kolunu uzatıyorsun: boşluk! Göz kapaklarını hızla açıyorsun: boşluk! Gitmiş! Kahretsin! Hızla yataktan fırlayıp üstünü giyiniyor ve evin her tarafına göz atıyorsun, Cem’den en ufak bir iz bile yok! Odaya dönüp siyah kaplı defterini açıyorsun ve uzun zamandır ilk kez yeni bir mesajla karşılaşıyorsun!

“Ruhlar yalan söylemez birbirine!”

   

Sayfa 3 / 4