Tozu Dumana Katarak

I. Prelude

Masalsı gerçeğimiz gerçeksi bir masala dönüştü!
Çünkü bir şeyin şiir sayılabilmesi için
ille de alt alta mısralarla yazılması gerekirdi!
Yani çok zor anlaşılırdı bir insan, hatta anlaşılamazdı!
Çünkü sanat aşkın bittiği yerde başlardı,
felsefe sanatın tükendiği yerde…
Ve aşk ancak felsefenin son durağında gösterirdi gerçek yüzünü!

Masalsı isyanımız isyankâr bir masala dönüştü!
Çünkü kareli defter yapraklarına
yazdıklarımızı adlandıramıyorduk artık!
Alt alta yazsak şiir oluyordu; mısralara ayırmasak öykü!
Az biraz uzayacak olsa yazı roman oluveriyordu sanki!

II. İtiraf

Sen ne kadar iyi bir şair olduğumu bilen tek insandın!
Bu yüzden, sakın ölme, dedim sana!
Ölme sakın görmeden kitaplarımızın basıldığını,
basılan kitaplarımızın toplanıp yakıldığını…

İnan, bir gün basılacak kitaplarımız, dedim…
Basılan kitaplarımız ilk günden toplatılıp yakılacak!
Yanan kitaplarımızın ateşinde bileyip kırık kılıçlarımızı,
savaş boyası diye süreceğiz küllerini yüzlerimize!

Ve çıkacağız dedim yine İstanbul’un karşısına!
Dört yanını şiirle kuşatıp
yeniden feth edeceğiz bu eski Bizans yosmasını!
Varsın karadan yürüsün ihanetler dedim,
varsın kurusun deniz, kurusun Boğaz,
biz seninle gökyüzüne yeni bir ülke kuracağız!

Şiirlerimde şaheserler yarattığıma inanan tek insandın!
Bu yüzden sakın ölme dedim sana!
Öpüştürme sakın damarlarımdaki alyuvarları eroinle,
sakın tanıştırma gecelerimi beyaz zehirle!

Eroin; kimyanın simyaya kafa tuttuğu loş laboratuarlarda doğdu!
Eroin; daha doğar doğmaz zehirlerin padişahlık tahtına oturdu!
Ve şimdi ben tek veliaht’ıyım bu padişahlığın;
sakın, sakın ha beni karanlık zindanlarda boğdurma, dedim sana!

O kadar çok şey vardı ki daha sana anlatacağım,
bu yüzden sakın dedim sana, sakın ölme!
Sakın manşet olmasın adın
ucuz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine!

Beni anlayabilecek belki de tek insandın!
Bu yüzden, işte sırf bu yüzden, sakın dedim sana, sakın ölme!
Tutunduğum her dal gibi sen de kırılıp
                          titreyen avuçlarıma düşme!

 III. Her Kaçış Kendini Yakalar

İnanılmaz bir kaçış planı yapıyorum şimdi her gece.
Her gece biraz daha derin bir tünel kazıyorum kendi içime!
 

Fikrim firarda,
kendime doğru derin tüneller kazmaktayım:
                     elimde yamulmuş bir çay kaşığıyla!

Beş vakit ezan
elli vakit sâlâ okunuyor bugünlerde İstanbul’da!
Her gün elli defa ölüyorum,
elli müezzin ayrı ayrı elli hüzünle okuyor sâlâmı!
Bir Allah’ın kulu da gömmeye yanaşmıyor,
durmadan ölüyor, ölüyor, ölüyorum!
Kendi cesedimi yıkıyor, kendi mezarıma topraklar atıyorum!  

İşte tam bu anda sımsıkı yumup gözkapaklarımı,
yuvarlıyorum Akineton tabletlerini içimdeki şeytan yuvalarına!
Ve bir yudum koyu kıvam zemzem gibi
yeşil
e boyuyor kanımı Diazem… 

Kaçıyorum; uyuşarak unutacağıma,
unutarak var olabileceğime inanarak
haykırıyorum içimdeki ateizmi Tanrı’nın suratına!  

Kaçıyorum;
kaynar kazanlarda pişirerek karanlığın karmaşasını
akıtıyorum gözyaşlarımı içimdeki İblis ırmağına!

Boşu boşuna notlar alıyorum takvime:
“Son ağladığım tarih şudur…” diye!
Oysaki bakışlarım durmadan
kan tükürüyor sokaklara gözyaşı yerine!
İçime akıttığım gözyaşlarını
ağlamaktan saymıyor muyum sanki artık?!  

Boşu boşuna notlar alıyorum takvime:
“Son ağladığım tarih şudur…” diye!
Kupkuru gözyaşlarıyla dört duvarı
sabahlara dek kemirmiyor mu sanki gözbebeklerim?!

Kaçıyorum;
Toz
u dumana katarak yürüyorum
her gece hayallerimin üzerine;
ve devam mecburiyeti olan bir dersmiş gibi artık intihar!
Elimdeki enjektör değil, bir ihtilal bayrağı sanki:
ve ben daha da hızla tırmanıyorum surların tepesine,
durmadan zehirli oklar yedikçe!

Boşu boşuna Orta Dünya’dan bahsediyorum dört duvara!
Elf’lerden, büyücülerden ve cücelerden!
Anlatıyorum durmadan deliler gibi seviştiğim posterleri!
Namaz kılan küçük kız çocuklarını tekmelediğimi
ve elbette ceplerinden kurbağalar fışkıran serserileri!

Anlattıklarım benim mahsulüm değil çünkü,
kanıma karışan zehir değil mi sanki
beni böyle cesaretli konuşturan?!
Korkuyorum işte, deliler gibi korkuyorum yaşamaktan,
direnmekten, ayakta kalmaktan!

Korktuğum için kesip bileklerimi kör bir jiletle
dört duvara kanımla haykırıyorum sevdiğim kızın adını!
Ben haykırdıkça, bir ırmak olup fışkırıyor avuçlarımdan
kimseye göstermemek için çırpındığım gözyaşları!  

Oysa yalnız dört duvar şahit aşkıma;
kanım kuruyor, duvarda pıhtılaşıyor!
Kimse duymuyor! Kimse duymuyor! Kimse duymuyor!
Ufacık bir ırmağa karışmaya çalışan bir okyanus oluyorum!   

Sonra başkaları geldi; hep başka yüzlü,
başka gülücüklüydüler ve fakat aynı yalanları ezberlemişlerdi:
“Biz arkadaşız! Biz arkadaşız! Biz arkadaşız!”
Yüzlerindeki gülücükler, yanaklarındaki gamzeler ve
   “Sev beni!” diye haykıran bakışlarına rağmen:
“Biz arkadaşız! Biz arkadaşız! Biz arkadaşız!”  
Ve acı simültane tercüme edilmeye başlandı
onların bakışlarından benim ürkek çocuk bakışlarıma!

Bildiğim bir dili unutmuş gibi,
karıştırmaya başladım sözcüklerin anlamlarını!
Gün geldi tutamadım artık kendimi;
acı, bir volkan olup püskürdü dudaklarımdan!
Edilen tüm yeminleri
tozlu raflara kaldırıp;
en büyük blöfümü çektim:
         “Görüşmeyelim! Görüşmeyelim! Görüşmeyelim!”

Adeta tek başına oturdum Rus ruletine;
dayadım alnıma revolveri ve çektim tetiği!
(Bu aşk burada biter / ve ben çekip giderim /
  Yüreğimde bir çocuk ve cebimde bir revolver
)
Biliyordum olmayacağını; emindim bundan!
Ne kadar sessiz geldiyse,
ne kadar sessiz girdiyse düşlerime o kadar sessiz çekti gitti!
Onu ben gönderdim!
Çekti gitti! Nereye gittiğini bilemedim!
Uzattım ellerimi; yoktu!
Üşüyen ellerim boşluğu tuttu!
Elimi telefona uzattım;
             “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor!”
Aradığımız kişilere ne zaman ulaşılabildi ki!
Biz zaten onları hep ulaşılamadıkları için aradık!

O kızlar kızıla boyadı benim bakışlarımı!
(Akarken kan kızıldır; kırmızı kızılın tırnağı bile olamaz!)
Kan damlıyor artık bakışlarımdan ne zaman onların adını ansam!
“Aşk yok!” diye haykırıyorum sonra! “Aşk yok! Aşk yok!”
 

Kaçıyorum;
(Her kaçış kendini yakalar / kaçamadığın şeyler var /  şarkılarında… /
Her aşk bir mavi masal; anlatılmayan! [1]
)
Ama kaçmayacağım artık; elbette direneceğim!
Elbette yine şeftali reçelleri yapacağım vişne çekirdeklerinden!
Ve yeniden öğreteceğim tüm düşmanlarıma
artık kimsenin hatırlamadığı lisanımızı!
(Lisanımız biraz Latince, biraz Sanskritçe,
belki biraz Arapça, biraz İbranice…)
Düşmanım; 6 milyar insan!
Çekip kılıcımı yürüyeceğim elbette yel değirmenlerinin üzerine!
Korkusuzca yüzlerine vuracağım pisliklerini:
Psikolojiyse psikoloji, felsefeyse felsefe!

Tek ilmim olacak deliliğim; beni kapattıkları tımarhanelerin
rutubet kokan karanlık koridorlarına asacağım
ilk bomba süsü verilmiş pankartımı:
                               “Aşk Delilere Mahsustur!”

 

Yavaş yavaş alışacağım her şeye!
Elbette alışacağım alkol sofralarının ortasına
pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ihanet haberlerine!
(Hani bilir de söyleyemez ya insan;
hani bilir de boynunu eğer ya! İşte öyle!)

Âşık olmanın “anayasal suç” kapsamına alındığı,
âşıkların Interpol tarafından kırmızı bültenle arandığı
ve aşkın seksle kirletildiği bu acımasız günlerde
yasadışı bir örgütte kuracağım elbette!
Tek maddelik bir bildiri de yazacağım:
                              “Aşk;  Delilere Mahsustur!”

Yavaş yavaş alışacağım her şeye!
Saçdiplerimden parmakuçlarıma dek alkole gömülüp
sabahlara dek kanlı gözyaşlarıyla ağlayacağım!
Acı çekmeyi ibadet bilip,
acıların karanlık mağarasına aşkla dalacağım!
Mağaranın içinde bir ateş yakacağım; saçlarımı tutuşturacağım!
(Her aslan ateşe tapar; bunu bilirsin!
Ateşe tapanlar cehennemden korkmaz;
bırak bunu da sana şiirlerim öğretsin!)  

Yavaş yavaş alışacağım her şeye!
Elbette alışacağım bitmiş ucuz şarap şişeleriyle
incecik bileklerimi kesmeye!
Yeni şiirler var daha hiç yazılmadık!
Kareli harita – metod defterlerinden hırsla koparılan sayfalar
daha kim bilir kaç şiire tanık olacak?!

 

Başladığım roman taslakları var:
hep başkahraman olarak kendimi yazdığım!
Ve hep o ulaşamadığım kızlara adadığım…
Ulaşamadığım kızları bana o romanlar getirecek…
Orada seveceğim kızları ben yaratacağım...
Biliyorum beni yazdıklarım kurtaracak;
ıslak avcumda sıkı sıkıya tuttuğum uyuşturucu tabletleri değil!

Boşuna övünüp duruyorum
kafam bir milyonken yazdığım olağanüstü şiirlerle!
Oysa bir yabancıdan çaldım ben o şiirleri;
benim içimde yaşamını sürdüren haşarı bir şairden çaldım!
O şair ki benim çocukluğumun katiliydi!
O şair ki kaleme dokunmak için
ellerimi uyuşturucu haplara itti!
Onun ana adı Akineton baba adı Eroin’di!
Ortaya çıkabilmek için beni ezmesi gerekirdi; ezdi!

Boşuna övünüp duruyorum onunla,
o kocaman bir kanalizasyonu bana gül bahçesi gibi gösterdi!
 

IV. Yüzleşme

Bilemezsin ne kadar kirlenmiş sokaklar;
sen bunca acı çekmiş olmana rağmen
yine de bilemezsin o sokaklarda
boynunu yere eğerek yürümeyi!
Yürümek zorunda bırakılmayı,
varlığından utanmayı bilemezsin yine de!
(Hani korkardım da koşaradım yürürdüm insanların arasında;
diğerleri gururla süzerken şehvetli kızların kirletilmiş vücutlarını
ben utançla yere eğerdim başımı! İşte öyle! ) 

Anlayamazsın korkaklığımı;
bilemezsin çünkü ne kadar utandırıldığımı!
Bilemezsin nasıl küfretti suratıma onların pis bakışları!
“Sen zavallısın!” dediler, “Zavallısın! Zavallısın!”
Evet, utanıyorum ben; utanıyorum bedenimden!
Utandırıldım bak, utandırıldım benliğimden!
Bilemezsin, utanmak nedir kendinden,
sürünün en ağır kurallarına uyamamak nedir?!
Evet, utanıyorum ben;
bak, avuçlarıma sığmıyor artık yüzüm!
Nereye kaçabilirim kendimden?!
Söyle nereye kadar saklarım yüzümü?
Kendim olmayı,
var olduğum gibi olmayı nereye kadar erteleyebilirim?
Suçum ne peki?! Ne yaptım ben onlara?!
Neden böyle aşağılayan gözlerle bakıyorlar bana?!
Hayır, sandıkları gibi değil; ben seçmedim bu çirkin bedeni!
Ama güzel bedenler giymek uğruna,
ruhlarını çıkarıp atmayı onlar kendileri seçtiler!
Niye aşağılıyorlar hâlâ beni: aynaya baksalar ya?!
Eksik olan bir şey yok mu o güzel tozpembe tabloda?!
Ruhları yok! Ruhları kayıp gitmiş parmaklarının arasından!

Böyle zamanlarda hep: çekiliyorum kalabalık yalnızlığıma!
Yalnızlığım alay etmiyor benimle,
çirkinliğimi yüzüme vurmuyor bu dört duvar!
Ağlatmıyor beni bomboş odalar;
acıtmıyor canımı, onların acıyan bakışları kadar!

Ben utanıyorum bu sürüden, bu sürü utandırdı beni!
O sürünün tüm üyeleri,
ruhsuzluklarını örtmek için güzel bedenler giymişlerdi!
Evet, ben ruh hastasıydım belki, ama onlar tümden ruhsuzdu!
Hasta bir ruhu, ruhsuzluğa tercih ettim!
Yürüyemiyorum sokaklarda!
Gittikçe daha da ağırlaşıyor istekleri!
Artık bedenimi değiştirmem isteniyor;
bir araba değiştirir gibi, bir kirli çamaşır değiştirir gibi!

Yürüyemiyorum sokaklarda!
Benim için birbirlerine diyorlar ki:
“Acıyarak sindir onu! Hepimiz kovduk onu aramızdan!
O bizden değil, o farklı; onun suratı acınası!
O zavallının teki, sen de acı ona!
Dalga geç; çirkinliğini onun yüzüne kus!
Çünkü o, çoktan hak etti bunu!
Yüzüne bak şunun;
böyle bir yüzü olan biri ne hakla çıkıyor sokaklara?!
Ne hakla selam veriyor bize?
Ne hakla aşktan bahsediyor?!
Acı ona! Acı ki; öğrensin artık töremizi!
Töremiz sevmez çirkinleri! Sen de ez onu!
Yaşayan bir kum torbası o;
seni üzen, kızdıran ve yıpratan ne varsa
hepsi için birer yumruk at ona; o zaman geçer acın!
Onun sevilmeye hakkı yok,
sırada sevilmeyi bekleyen bu kadar çok yakışıklı üyemiz var!
Ancak acımalısın ona!
Acı ki; çık(a)masın artık sokaklara!
Dağlara gitsin : ancak orada arasın arkadaşlarını!
Onun yüzüne ancak dağlardaki hayvanlar bakar!
Acı ona! Bir tekme de sen at!
Umursama, boşver!
Hayalleri varmış onun, saf bir sevgi varmış avuçlarında; bize ne?!
Bize sevgi değil, hayal değil; dış güzellik gerek!
Tabi bir de soytarılar!
Dalga geçip, gönlümüzü eğlendireceğimiz soytarılar!
O da o soytarılardan biri işte;
hadi durma, sen de gül ona kahkahalarla!
Acıyarak gül ve dua et Tanrı’ya;
seni onun gibi çirkin yaratmadığı için!”

Bunları duyunca gidiyorum ben, gidiyorum intiharlarıma!
Zebaniler bile onlar kadar acımasız değil çünkü,
Azrail’in bile bakışları onlarınkiler kadar soğuk değil!  

İşte, dışlanmak budur,
aşağılanmak budur ve budur yalnızlığa mahkum edilmek!
Bırak sürü, bu durum sonsuza kadar böyle sürüp gidecek sansın;
ben dağlara çekilir, sabırla kıyamete gün sayarım!
 

Elbette, Güneş dellenecek,
reddedecek bir sabah vakti erkenden doğmayı;
elbette yutacak Merkür’ü, yutacak Venüs’ü ve Mars’ı!
Ardından büyüyen açlığını yöneltecek Dünya’nın üzerine ve
Dünya ufacık bir kartopu gibi eriyecek Güneş’in midesinde!
İşte, cehennem budur, acı budur
ve budur tüm günahlarla yüzleşmek!

Rol yapmaktan bıktım artık,
suratıma maskeler takmaktan bıktım;
kendim olmak istiyorum!
Bu sürünün üstüme sürdüğü çirkin kokudan sıkıldım;
kendim gibi kokmak istiyorum!

 

 22.06.2004 - 13.09.2004  / Sakarya

Yorumlar  

 
+7 #1 Rahmi Vidinlioğlu 2009-11-12 10:07
En sevdiğim şiirlerden biri bu aslında
 
 
+5 #2 Deniz Ali Özdemir 2009-12-08 00:49
hocam bu mükemmel gerçektenn (: 2 gün 2 gecedir okuyorum . (:
 
 
+5 #3 Erol Guzoğlu 2009-12-08 16:18
Gerçekten çok iyi. Sizi tebrik ederim.
 
 
+3 #4 Esma Aydın 2010-01-13 21:47
hıç kıyamadım Tek Bir Cümlesini bile alıntı yap ma ya ki Gerçekten Kelimeler Özel dizilmiş...

Yürek satırlarınız daim olsun .rahmi vidinlioğlu