Kurtları Korkutan Kuzular

«Yazık; bu sürüler halinde gezen kuzular, her nasılsa korkutmayı başarırlar güçlü kurtları! Oysa tek şey değil midir kurtlar, kuzu sürülerinin köküne dinamit lokumları döşeyen?! 

Sürü, birçok yol dener korkutmak ve böylece kuzu postu giydirmek için kurtlara: aşk derler aşağılamalarının en zararlısına, en zehirlisine, en acımasızına!

Evet, bir zamanlar ben de güzel mi güzel bir kuzunun bakışlarından içmiştim bu zehri: bu zehir ki öldürmez hemen içeni; adım adım uyuşturur beynini! Ölü düşmanlar değil, canlı itaatkârlar ister sürü ve bu yüzden öne sürer en güzel üyelerini!

Aşk yalanına kapılarak dağlardan ovaya inen kurtlar, eritirler kurtluklarını sürü içinde ve sindirilirler böylece!

Nedir kurt yapan kurdu ve kuzuyu kuzu yapan ne?! Doğrusu, kuzular ruhlarını çıkarıp katılmıştır sürüye ve boyun eğmişlerdir çobanların her emrine: çünkü aklı yoktur ruhunu unutanın, onu Yaradan yüce Rabb’i unutanın aklı yoktur! Kurtlarsa, en büyük nimet bilirler akıllarını ve bilgelikleri ile beslerler ruhlarını! Diktir bu yüzden boyunları; dağlarda yalnız gezerler de, sürüye itaat etmeye yanaşmaz asaletleri!

Bilir sürü: en büyük tehlikedir kurtlar varlıkları için! Güçlüdür kurtlar, asildir, asaletleri yaradılıştan değil sahip oldukları bilgidendir! Asillikleri asimile edilemeyecek bir asiliğe yol açar; açlıktan ölürler de yine de kabullenmezler ot yemeyi!

Bilir çobanlar: en büyük tehlikedir kurtlar varlıkları için! Kurtlar düşünür, dikerler de boyunlarını bu çobanlara duyulmadık küfürler ederler! Hangi kurdun güdüldüğünü yazmış bu tarih?! Hangi kurt bir lokma ete kanıp çobanın peşine takılmış?!

Çobanlar en çok kurtların et yemesinden korkar; doğrusu, doğada en güçlü hayvanların harcıdır ancak et yemek! Çobanlar bilirler kurtlarla baş edemeyeceklerini, bu yüzden en zayıf noktalarına saldırırlar onların: yalnızlıklarına!

Sürünün güzellerini salarlar onların üzerine, bir ajan gibi önce âşık edip sonra aşağılar bu güzeller güçlü kurtları: etobur kurtlara işte böyle yedirirler lezzetsiz otlarını!

Evet, bir zamanlar ben de sürüden bir güzele âşık olarak inmiştim dağdan ve var gücümle uğraşmıştım ona ve onun sürüsüne kendimi kabullendirmek için! Doğrusu, hiç kimse bana bunun kadar çok şey öğretemezdi! Sürünün ne olduğunu görmek için, bir kurt önce onun ağırlığını üzerinde hissetmeli!

Bu aşk denen yalan, bir bakışla başladı yalnız: kızma hemen bana, bilemezsin yıllarca yapayalnız gezmiş bir kurt nasıl muhtaçtır sevilmeye! Bilemezsin nasıl ister sevgiyle okşanıp, şefkatle bakılmayı!

Bir kuzuya âşık olan kurt, kaybeder oysa tüm asaletini ve sürünün elinde oyuncak olur böylece! Kuzu önce sevgiyle yaklaşır kurda; ama çok geçmeden bir liste tutuşturur kurdun pençelerine: “Sorumluluklar Listesi”dir bunun adı!

Kurtlar inanmazlar sürünün kanunlarına: ama içine düştükleri aşk denen bataklık inandırır onlara! Her şeye boyun eğerler!

Şöyle yazar o listede : “Seni sevmemi istiyorsan, terk edeceksin et yemeyi, düşünmeyi ve hissetmeyi! Bizler gibi ot yemeyi kabulleneceksin, bak hiç düşünmüyoruz biz, hissetmiyoruz hiçbir şeyi! Çobanımız nereye götürürse oraya gidiyoruz; o bizim için düşünüyor, bizim için hissediyor! Ya bizim gibi olmalısın ve giymelisin senin için diktiğimiz bu kuzu postunu ya da gitmelisin yalnızlığına!

***

Bilemezsin ne kadar kirlenmiş sokaklar; sen bunca acı çekmiş olmana rağmen yine de bilemezsin o sokaklarda boynunu yere eğerek yürümeyi! Yürümek zorunda bırakılmayı, varlığından utanmayı bilemezsin yine de! Anlayamazsın korkaklığımı; bilemezsin çünkü ne kadar utandırıldığımı! Bilemezsin nasıl küfretti suratıma onların pis bakışları! “Sen zavallısın!” dediler, “Zavallısın! Zavallısın!”

Evet, utanıyorum ben; utanıyorum bedenimden! Utandırıldım bak, utandırıldım benliğimden! Bilemezsin, utanmak nedir kendinden, sürünün en ağır kurallarına uyamamak nedir?!  Evet, utanıyorum ben; bak, avuçlarıma sığmıyor artık yüzüm!

Nereye kaçabilirim kendimden?! Söyle nereye kadar saklarım yüzümü? Kendim olmayı, var olduğum gibi olmayı nereye kadar erteleyebilirim? Suçum ne peki?! Ne yaptım ben onlara?! Neden böyle aşağılayan gözlerle bakıyorlar bana?! Hayır, sandıkları gibi değil; ben seçmedim bu çirkin bedeni! Ama güzel bedenler giymek uğruna, ruhlarını çıkarıp atmayı onlar kendileri seçtiler! Niye aşağılıyorlar hâlâ beni: aynaya baksalar ya?! Eksik olan bir şey yok mu o güzel tabloda?! Ruhları yok! Ruhları kayıp gitmiş parmaklarının arasından!

Böyle zamanlarda hep: çekiliyorum kalabalık yalnızlığıma! Yalnızlığım alay etmiyor benimle, çirkinliğimi yüzüme vurmuyor bu dört duvar! Ağlatmıyor beni bomboş odalar; acıtmıyor canımı, onların acıyan bakışları kadar!

Ben utanıyorum bu sürüden, bu sürü utandırdı beni! O sürünün tüm üyeleri, güzel bedenler giymişlerdi ruhsuzluklarını örtmek için! Evet, ben ruh hastasıydım belki, ama onlar tümden ruhsuzdu! Hasta bir ruhu, ruhsuzluğa tercih ettim!

Yürüyemiyorum sokaklarda! Gittikçe daha da ağırlaşıyor istekleri! Artık bedenimi değiştirmem isteniyor; bir araba değiştirir gibi, bir kirli çamaşır değiştirir gibi!        

Yürüyemiyorum sokaklarda! Benim için birbirlerine diyorlar ki: “Acıyarak sindir onu! Hepimiz kovduk onu aramızdan! O bizden değil, o farklı; onun suratı acınası! O zavallının teki, sen de acı ona! Dalga geç; çirkinliğini onun yüzüne kus! Çünkü o, çoktan hak etti bunu! Yüzüne bak şunun; böyle bir yüzü olan biri ne hakla çıkıyor sokaklara?! Ne hakla selam veriyor bize? Ne hakla aşktan bahsediyor?! Acı ona! Acı ki; öğrensin artık töremizi! Töremiz sevmez çirkinleri! Sen de ez onu! Yaşayan bir kum torbası o; seni üzen, kızdıran ve yıpratan ne varsa hepsi için birer yumruk at ona; o zaman geçer acın!

Onun sevilmeye hakkı yok, sırada sevilmeyi bekleyen bu kadar çok yakışıklı üyemiz var! Ancak acımalısın ona! Acı ki; çık(a)masın artık sokaklara! Dağlara gitsin: ancak orada arasın arkadaşlarını! Onun yüzüne ancak dağlardaki hayvanlar bakar! Acı ona! Bir tekme de sen at! Umursama, boşver! Hayalleri varmış onun, saf bir sevgi varmış avuçlarında; bize ne?! Bize sevgi değil, hayal değil; dış güzellik gerek! Tabi bir de soytarılar! Dalga geçip, gönlümüzü eğlendireceğimiz soytarılar! O da o soytarılardan biri işte; hadi durma, sen de gül ona kahkahalarla! Acıyarak gül ve dua et Tanrı’ya; seni onun gibi çirkin yaratmadığı için!”

Bunları duyunca gidiyorum ben, gidiyorum intiharlarıma! Zebaniler bile onlar kadar acımasız değil çünkü, Azrail’in bile bakışları onlarınkiler kadar soğuk değil!

İşte, dışlanmak budur, aşağılanmak budur ve budur yalnızlığa mahkûm edilmek! Bırak sürü, bu durum sonsuza kadar böyle sürüp gidecek sansın; ben dağlara çekilir, sabırla kıyamete gün sayarım!
Elbette, Güneş dellenecek, reddedecek bir sabah vakti erkenden doğmayı; elbette yutacak Merkür’ü, yutacak Venüs’ü ve Mars’ı! Ardından büyüyen açlığını yöneltecek Dünya’nın üzerine ve Dünya ufacık bir kartopu gibi eriyecek Güneş’in midesinde! İşte, cehennem budur, acı budur ve budur tüm günahlarla yüzleşmek!

Rol yapmaktan bıktım artık, suratıma maskeler takmaktan bıktım; kendim olmak istiyorum! Bu sürünün üstüme sürdüğü çirkin kokudan sıkıldım; kendim gibi kokmak istiyorum!»