Felsefenin Başladığı Yer

Tilbe ertesi gün erkenden geldi Doğan’ın evine. Ve gelir gelmez yalvaran gözlerle dedi ki:

«Bana felsefeyi öğret! Bilgeliğini akıt gözbebeklerime, çünkü ben asırlardır seni bekliyorum, sana saklıyorum her şeyimi! Bilgeliğinle kuşat etrafımı: beni sözlerinin esiri et! Herkes o kadar yalancı ki; sen bana saf felsefeyle hükmet! Ve anlat şimdi; nerede başlar felsefe, nerede biter?»

«Evet,» diye yanıt verdi Doğan, «artık bahsetmeye başlamanın vakti geldi sana felsefeden.
“İkra![1]” ile başlar felsefe ve “İkra!” ile biter; yani “Oku!” ile.

Oku! Çünkü okudukça açılır karanlıklar… Oku! Henüz boyut kapıları kapanmadan… Çünkü okumak nûrdur, okumak O’na varan tek yoldur!

Allah’ın kitabından başla okumaya! Çünkü oradadır tüm evrenin sırrı. Oku! Okudukça açılır boyut kapıları ve ciğerlerine sonsuzluk dolar kapılar açıldıkça!

Açılan kapıların peşi sıra oku! Aynı anda açılınca Yedi Kapı, açılacak önünde evrenin tüm sırları!

Yedi semâdan yedi ışık inince tüm melekler secdeye duracak senin önünde! Ne zaman kalacak o gece ne de herhangi bir günah dokunabilecek tenine!

Yedi kapı açılacak önünde! Yedi ayrı fırtına savuracak saçlarını! Dumanlar arasında büyük bir fırtına durmadan akacak bakışlarının arasına! Oku! Oku ki; açılsın artık kapılar o fırtınaya!

Oku! Okumakla çoğalır sevdalar! Ve gerçek sevgiye layık olana ancak okuyarak varılır!

Korkutmasın seni kapıların ardındaki fırtına! Bu anafor alır senden benliğini sıyırır üzerinden ruhunun çirkin elbisesini ve götürür seni hiç gidilmemiş bir diyara!

Oku; silip atarak yüreğindeki tortuyu! Okudukça yok edecek aklın mesafeleri ve ancak böyle bulacaksın sonsuz mutluluğu!

Onikinci ayın onikisinde, akrepler yelkovanları zehirleyince, elbette heliak doğacak Sima Kayne! işte o an bir adım daha yaklaşacaksın gerçeğe!>>

<< Peki neden önce Allah’ın kitabı?!>> diye sordu Tilbe.

<< Allah ne iman etmesini istedi insandan ilk önce, ne namaz kılmasını ne de oruç tutmasını.
“Oku”masını istedi ondan yalnızca, okumasını istedi, O’nun adıyla!»

«Ama,» diye yanıt verdi Tilbe şaşkınca, «bize böyle öğretilmedi! Felsefe için okumadan önce düşünmek, Allah’a ermek için okumadan önce ibadet gelir, dediler.»

«Evet, yalandı bugüne kadar sizlere her öğretilen!» diye yanıtladı Doğan, «Allah, okumadan ibadet etmenizi istemedi ki sizden! Okumadan düşünmek[2] de kocaman bir hiçtir, öyleyse okumamış bir kişi, nasıl felsefe yapabilir?
Evet, “ Oku!” ile başlar felsefe ve “Oku!” ile biter. Tüm insanlığı ayakta tutan kudret, bilgiye duyulan o bitmek bilmez açlık olmalı. Okumalı ve okumalı; yoksa başıboş bir izlenim ile yol alırız ebediyete! Okumadan yapılan ibadet de felsefe de boşa vakit kaybıdır ancak; ah, ne kadar da kısa insanın ömrü, kaybedecek bir saniye bile yok!»

«Peki neyi?» diye sordu Tilbe, «Neyi okumalı?»

«Önce katıksız gerçeği!» diye yanıtladı Doğan, «Gerçeğin özünden kopup geleni; Allah’ın kitabından sana en kolay geleni tabi ki! Ah, ne kadar da kısa insanın ömrü; o kitabın bir cümlesini bile anlamak için, insan en az bin kez dünyaya gelmeli!

O kitap ki ne çağ dinler ne zaman, ne kral dinler ne hükümdar! O kitap ki; saf bir gerçeği getirir, bir kırmızı gül gibi bırakır insanın avuçlarına! Yazık; öylesine ağırdır ki gerçek, yetmez insanın gücü onu taşımaya![3]

“Oku!” ile başlar hayat ve “Oku” ile biter. Yazık; kopuverecek kıyamet, daha ilk ayeti bile anlayamamışken insanlık! İkinci ayeti düşünmek, bizim harcımız değil şimdilik; bu yüzden ilk ayeti anlamaya çalışmak olmalı tek yaşam amacımız!
A’yı bilmeden B’yi anlamaya çalışan, toplamayı öğrenmeden çarpma yapabileceğini sanan ahmaklardan olmamalıyız. Yazık; o kadar ahmak ki insanlık, kocaman bir boşlukta geçiyor hayatımız!

Okumayanlar, yani ilk emre karşı çıkanlar, her yana yüksek minareli camiler dikerler[4]; bilmezler tüm yeryüzünün Allah’ın mescidi olduğunu! Onlar, Allah’ın kitabını alıp, evlerinin duvarlarına asarlar; bilmezler tüm evrenin sırrının o kitapta saklı durduğunu[5]!

Ne zaman o kitaba el sürmeye niyetlenseler, üçer kez yıkarlar ellerini, ayaklarını, burunlarını ve ağızlarını; temizlerler vücutlarını iyice, o kutsal kitaba dokunmadan önce! Ama kalplerinden taşıp, yüzlerini istila etmiş samimiyetsizliği temizlemeye girişmezler hiç [6]; ucuza cennet vizesi almak için okurlar hep, bilmedikleri dildeki o kitabı! Sanırsın iman ederler, sanırsın hûşû içindeler, öyle güzel mırıldanır yalancı dudakları!

Günde beş vakit secdeye [7] varır onların bedenleri; “Allah da kimmiş, paranın karşısında?!” diye yüksek sesle haykırırken yürekleri! Bir anda kâfir ilan ederler onlar, partilerine oy vermeyenleri, dükkânlarından alışveriş etmeyenleri! Cennet tapusu diye pazarlarlar onlar hep, parselleyip parselleyip cehennemdeki geniş arazilerini!

“Oku”madan ne iman geçerlidir oysa ne de ibadet! Bu yüzden, onlar beğenmezler Allah’ın kendilerine takdir ettiğini, bilmezler ibadetlerini çoğalttıkça daha da sahteleştiklerini! Sanırlar ki, Allah’ın ihtiyacı var[8] onların âcizane secdelerine; samimiyetsiz dua mırıldanmalarına ve koca bir ay aç kalmalarına!

Okumadan iman olmaz; çünkü kuşkusuz daha da tehlikelidir cahillerin imanı delilerinkinden!

Cahilin imanı ancak korkusundandır ve rahata erer ermez dağılıverir tüm sahte inancı[9]!

Düşün ki, büyük bir yangında ya da amansız bir depremde ya da düşen bir uçakta, yani ölüme yalnızca bir adım kala, kim cesaret edebilir ki “Allah yok!!” diye bağırmaya?! Aksine herkes iman ediverir bir anda ve yalvarır: “Allah’ım günahlarımızı bağışla!”[10]

Böyle bir iman yalnız zebanileri mutlu eder, ellerini ovuşturarak gülerler ve derler ki; “Şu ahmaklara bak hele! Öleceklerini anladıkları an korkuya kapıldılar ve kırk yıldır adını bile anmadıkları Allah’a dört kolla sarıldılar! Ah, zavallılar! Kimin gücü yeter ki şimdi sizi yaklaşan acı azaptan kurtarmaya?!”

Evet, önce ne iman etmelerini istedi Allah onlardan ne de ibadet etmelerini! Yalnızca okumalarını istedi onlardan, O’nun adı ile okumalarını! Yazık; onlar, ilk emri yok sayıp, ucuza cennet bileti almak için samimiyetsiz secdelere varıp, kandırabileceklerini sandılar Allah’ı!»

«Peki,» dedi Tilbe, şaşkınlıktan gözbebekleri büyümüştü, «nedir öyleyse felsefe?»

«İlahi bir ışıktır felsefe,» diye yanıt verdi Doğan «ve önce görmeyi öğrenmek gerek; görebilmek için ışığı! Çünkü çaba sarf etmek gerekmez görmek için karanlığı![11]

Işık çarpar önce gören göze; sonra ilerler ışık ve aydınlatır çarptığı her şeyi, her yeri! Hiçbir şeyin görüntüsü yoktur; onlara çarpan ışıktır ancak onları bize görünür kılan!

Bu ışık; felsefedir! Felsefe, insan için zordur bu yüzden; zordur gözün, binlerce yıldır süren bir karanlıktan sonra ışığa alışması! Zordur günahkâr bir nefsin kendisinden sıyrılıp Allah’a yaklaşması![12]

Çünkü felsefe, Allah’a yaklaşmaktır[13]; nûra bulanmasıdır yüzün, herkesin suratındaki kapkara çamur yerine! Allah kendisine bir adım atanın dört tarafını kuşatır, onu kendisine doğru çeker son hızla!

Ama zordur o nûra doğru cesur bir adım atmak, o nûr ki; gölgesini düşürdüğü sıradağları[14] yerle bir eder, o nûr ki; “Kûn![15]” diyerek tek besmeleyle yaratmıştır evreni!

Felsefe; bu yüzden ‘Oku!’ ile başlar ve ‘Oku!’ ile biter! Tek yoludur bu ilk emir, felsefenin kaynağına yaklaşmanın!

Çünkü felsefe ışıktır; karanlığı sevmez ışık, deler geçer onu! Çünkü felsefe yaratmak ister ve ahmaklığı sevmez yaratıcı, ezer geçer onu!   

Yaratmak için ışık gerek, ışık gerek varolmak için! Okuyarak büyür avuçlarımızdan taşan ilahi ışık; okuyarak güçlenir o her dokunduğu yeri aydınlatan nûr!

Yaratıcı, yıkmak ister her şeyi; çünkü ancak böyle yaratabilir daha iyiyi! Her şeyi yıkması için bir balyoz verilmiştir bu yüzden insanın eline; o balyoz ‘oku!’dur. Şimdi son güçle yapışmak düşer bize o balyosun sapına ve acımasızca indirmek onu tüm yalan değerlerin üzerine; ancak böyle vücut bulur felsefe ve ancak böyle büyür avuçlarımızdaki ışık!»

Tilbe, hayatında hiç olmadığı kadar şaşkındı; hem anlaması oldukça basitti bunları, hem de kabullenmesi bir o kadar zor! Durdu ve derin bir nefes alıp sordu:

«Anlayamazsa insan eğer ikinci ayeti; neyi okumalı şimdi?! »

«Evet, anlamak için çok erken belki;” diyerek gülümsedi Doğan, “ama okumak için çok bile geç!

Duvarlara asılacak bir süs değildir Allah’ın kitabı; okunmayı büyük bir özlemle bekler! Çünkü o okundukça çoğalır ve tüm evreni sarar Dünya’dan yükselen ışık; okundukça yiter gider karanlık!

Ama anlamak; ayrıdır! Onu anlamak, kaldırmaktır semânın sınırlarını, yıkmaktır tüm yalanları ve böylece kucaklamaktır büyük bir yangını! Çünkü mutlu etmez gerçekler insanı; büyümek için acı çekmek gerek her şeyden önce!

Acılardır büyüten insanı; acılardır bu yüzden felsefenin tek esin kaynağı! Ve ne denli büyürse insan, o denli büyümek ister; acıları güzel bir sevgili gibi koynuna alıp, onlarla sevişmek ister!

Okumak ancak acı verir insana; yani güç verir! Okudukça temizlenir yüzümüze sürülen kara çamur ve gerçek güzellik kucaklar bizi!

Bu yüzden, tek amacımız ilk emri anlamaya çalışmak olmalıdır; çünkü anlamaya yaklaştıkça yaklaşacaktır kıyamet!»

“Peki,” diye sordu Tilbe yeniden, “ne gerekir felsefe yapabilmek için?”

“Olgunluk gerek felsefe yapabilmek için,” diye yanıtladı Doğan, “kendini aşabilmek gerek her şeyden önce! Ama sanma ki dünyada kaldıkça olgunlaşır bir insan; sanma ki geçen uzun yıllardır onun düşüncelerini değerli kılan! Şöyle buyurur düzenbazlar: “Felsefe yapabilmek için, olgun olmalı bir kişi!” Ama  onların bahsettikleri olgunluk kişinin yaşına bağlıdır; ne kadar yaşlıysa bir kişi, o kadar olgundur onlara göre! Evet, adi bir çürümüşlükten farklı değildir onların olgunluk sandıkları!

Acılardır insanı büyüten ve olgunlaştıran; ne kadar çok acı çekmişse bir insan, o kadar değerlidir düşünceleri! Ve ne kadar değerliyse düşünceler o kadar karmaşıktır şekilleri! Bu yüzdendir ki çok az kişi anlayabilir gerçek filozofların düşüncelerini!”

«Ama» diye karşı çıktı Tilbe, «bana tanıttığın felsefe ne kadar da duru, ne kadar da açık! Bize hep zor ve anlaşılmaz bir şey olarak öğrettiler felsefeyi; karmaşık terimlerle dolu metinleri felsefe diye koydular önümüze yüzyıllardır! Şimdi inanması çok güç: gerçekten bu kadar açık ve net mi felsefe? »
«Tabi ki!» diye yanıtladı Doğan, «Anlaşılmaz değildir felsefe! Karmaşık terimlerin arkasına sığınanlarsa, cehaletlerini saklamaya çalışan korkaklardır ancak! Çünkü onlar felsefe diye öne sürdükleri saçmalıkları sırf başkaları anlamasın diye hazırlarlar! Dön de en kusursuz felsefe metnine bir bak; o cahillerin kullandığı anlaşılmaz terimlerin hangisinden bahseder Allah’ın kitabı?!

Evet, zordur felsefe; insanı her şeyden fazla uğraştırır! Ama onu zor yapan, o cahillerin metinlerine kattıkları saçma sapan terimler değil, uğraştığı konudur! Tek problemidir felsefenin, insana kendisini tanıtmak!

Felsefe, filozoftan sayfalar dolusu terim değil, hayat hakkında bir kelimelik bilgi ister! Hayat hakkında bir kelimelik bilgi yazmak ise, elbette çok daha zordur binlerce sayfa terim yazmaktan!

Terimler, ancak cahillerin diğer cahilleri kandırıp sömürmesi için gereklidir. O terimleri ‘felsefe’ diye sunanlar hiçbir şey bilmezler hayat hakkında; ama kitaplarına baksan âlim sanırsın onları, hayatın sırrını çözmüşler sanırsın! Yaptıkları tek şey, o şatafatlı ve aslında hiçbir şey anlatmayan terimleriyle övünmektir oysa! Dön de bir Allah’ın kitabına bak, o kat kat kolaylaştırılmış değil midir?![16]

Onların kitaplarını görünce döner de kahkahalarla gülerim ve derim ki: “Şu soytarıya bak sen; iki terim icat edince kendisini filozof sanmış, şu şarlatana bak sen, birkaç düzemece terimi eline yüzüne sürmüş, eğlendiriyor beni yüzü boyalı bir palyaço gibi…”

Onlar filozof sanırlar kendilerini; bırak sansınlar! Saymakla bitiremezsin ki kendini kral sanan delileri! Bırak sahte filozoflukları ile övünüp dursunlar; ne kadar terim kullanıyorsa bir insan, o kadar filozoftur onların gözünde!
Bak, tek derdi ‘anlaşılmaz olmaya çalışmak’ olmuş kendisini filozof sanan bu deli tayfasının; oysa insanlığı gerçeğe bir adım daha yaklaştırmak olmalı filozofun tek amacı!
Bırak debelensin onlar, kendi uydurdukları gereksiz terimler bataklığında ve gururla ‘felsefe’ sanmaya devam etsinler bu rezilliği: Köpekler siyah – beyaz görüyor diye, kim yadsıyabilir milyonlarca rengin güzelliğini?! »


1 Bkz. Alak / 1 : “Yaratan Rabbinin adıyla oku!
2 Bkz. Enfal / 22. “Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”
3 Bkz. Haşr / 21. “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
4 Bkz. Tevbe / 18. “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”
5 Bkz. Enam / 38. “…Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık….”
6 Bkz. Vâkıa / 77 – 79 “Kur’an saklı, gizli bir kitap olup ona ancak arındırılmış (mutahharûn) olanlar dokunur.”
7 Bkz. Maun / 4 – 7.  “ Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, ve hayra da mâni olurlar.”
8 Bkz. Fâtır / 15. “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur.”
9 Bkz. Ahzâb / 72. “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”
10 Bkz. Nisâ / 17 – 18 . “Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”
11 Bkz. Rad / 16. “…De ki: ‘Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?’ "
12 Bkz. Maide / 16. “Rızasını arayanı Allah onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.”
13 Bkz. Hadid / 9. “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”
14 Bkz. Araf / 143. Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca "Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!" dedi. (Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!" buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.
15 Bkz. Yasin / 82. “Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir.”
16 Bkz. Kamer / 17 : “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?”