Dâhilik, Delilik ve Uyanış

«   Ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman
döneceğim size.
    Gerçek, o zaman başka bir gözle arayacağım yitik kişilerimi, kardeşlerim; o zaman başka bir sevgiyle seveceğim sizi. »

Zerdüşt, Armağan Eden Erdem Üzerine

Doğan henüz 23 yaşında bir delikanlı, 17 yaşında okuldan kovulmasının ardından, kendisini Kadıköy’ün arka sokaklarındaki bir apartmanın dördüncü katındaki küçük eve kapatmış ve beş sene boyunca tefekküre dalmıştı.
Doğan bir dâhi; her dâhi gibi «deli» denilerek atılmıştı toplumdan! Doğan bir deli; her deli gibi dâhiliği bilinemeden, sürgün edilmişti hayattan!

Doğan, bir seher vakti büyük bir coşkuyla araladı gözkapaklarını! Seneler süren sessizliğini büyük bir çığlık atarak bozdu. Uyanmıştı, derin mi derin bir uykudan! Uyanmıştı, korkunç mu korkunç bir kâbustan! Tan ağarırken avuçlarına su vurup, mutlulukla yıkadı yüzünü. Aynaya baktı ve dedi ki:

  «Büyük bir neşe bu içimdeki, evet, sonunda beklenen zaman geldi! Sonunda buldum gerçek mutluluğu, gerçek sevgiyi! Aylardır yalnız başına sessiz sedasız oturduğum bu evde, mutluluk bana kendi ayaklarıyla geldi! Ben yıllarca onun peşinden koşarken, dönüp de yüzüme bile bakmayan mutluluk, şimdi yalvarıyor kapımda almam için onu içeri! Evet, ışıl ışıl parlıyor işte gözlerim, uyandım artık! Gerçekler, katıksız bir yağmur gibi iniyor bu sabah gözlerimin önüne.
Uyandım artık, şimdi diğer uyuyanları da zafer çığlıklarımla uyandırmalıyım. Mutluluğu buldum artık; bunu diğer acı çekenlerle de paylaşmalıyım. »  

Ve o gün, en güzel kıyafetlerini giyerek, bir düğüne gider gibi çıktı aylardır çıkmadığı sokaklara. Güneş, tüm İstanbul’u ışıl ışıl aydınlatmış, güzel bir yaz gününde herkesin saçlarını okşuyordu.
Halk, her zamanki gibi harıl harıl koşuşturuyordu. Güneş’in yaydığı neşeye rağmen, herkesin yüzünde büyük bir keder yuva kurmuştu. Hızlı adımlarla iskeleye kadar gelip, durdu Doğan Kadıköy meydanında. Etrafına baktı gülümseyen gözlerle. Arabalar son hızla bir yerlere yetişmeye çalışıyor, insanlar birbirlerinin yüzlerine bakmaktan bile korkuyorlardı artık.

Durdu Doğan, uzun uzun baktı insanlara, onların yüzlerine hükmeden korkuya, acıya ve kahra! Sonra, kollarını iki yana açıp, avaz avaz bağırmaya başladı, tam iskele meydanın ortasında.

«Ey kendini 21.yüzyılın karmaşasında yitirmiş insan sürüsü! Buradayım işte: bakın tam ortanızda. Bir hazine getirdim size aylar sonra, bir hazine var artık kanlı avuçlarımda, almak isteyen yok mu?»

Gelen geçenler merakla durup bakmaya başladılar onun haykıran yüzüne. «Deli mi ne?!» diye sordu genç kızlar birbirlerine, «Yazık,» dedi orta yaşlı bir adam zevkle gülümseyerek, «çok da erken kopartmış kayışı!»

Etrafı çok geçmeden meraklı bir kalabalıkla doldu. Herkes acıyan gözlerle bakıyordu 23 yaşındaki bu genç delikanlıya. «Ne anlatacak acaba?» diye düşünüyordu kimi, «Bir reklam mı acaba, dur bakalım ne pazarlayacak bize?!» diye bekliyordu bir başkası.

Doğan, artan kalabalığı görerek daha da cesaretlendi ve devam etti haykırmaya.

«Ey parayı beşeri bir din sanan zavallılar! Ey sevgiyi alınıp satılan bir mal sanmaya başlayanlar! Size söylüyorum, sizin için kocaman bir hazine sandığı getirdim; kapağını aralamak isteyen yok mu?!»
İnsanlar, acıyan gözlerini, kızgın bakışlara çevirip, sessizce dinlemeye devam ettiler.

«Size sahte bir sevgi getirmedim ben; avuçlarımdaki sevgi gerçek!

Evet, hepiniz son bir umutla yapışıyorsunuz yakaladığınızın yakasına ve korkarak soruyorsunuz ona: “Beni seviyor musun?” Susuyor karşınızdaki! Yalvarıyorsunuz sonra, durmadan acı bir ızdıraba yelken açıyor sesiniz: “Sev beni ne olur! Muhtacım sevgine!”

Evet, siz sevgiye muhtaç olacak kadar acizsiniz hâlâ! Ama ben, öğrendim sevginin olmadığını topraklarınızda! Çatlamış gözbebeklerinizde sevginin yaşayamayacağını öğrendim! Bu yüzden, bırakın artık bir kenara bu masalları!

Dinleyin; ben size masal değil, gerçekleri getirdim. Bu seher vakti, sorulmamış tüm sorularınıza yanıtlar buldum ve bilgelik ülkemi sevginin sonsuz topraklarına kurdum! Size defalarca pazarlanan yalanları unutun artık! Çünkü ben size gerçeklerden bahsediyorum. Sormadığınız, sormaya deliler gibi korktuğunuz soruları bir şamar gibi vuruyorum yüzünüze ve birer yanıt veriyorum her birinize. Biliyorum, yüzümdeki inancı hanginiz görse, suratıma kan tükürecek! Hanginiz duysa sözlerimi, benden deliler gibi nefret edecek! Çünkü ben sizin bucak bucak kaçtığınız gerçekleri doldurdum kucaklarıma ve size armağan ediyorum şimdi kirlenmiş gerçeğinizi!»

Bu sırada, iyice çoğalan kalabalığın arasından, takım elbiseli, temiz yüzlü ve elinde bir çanta taşıyan, kır saçlı bir adam bağırdı arkalardan.

«Kaç dolar edecek senin bahsettiğin gerçek? Kaç lot hisse senedi edecek dudaklarından dökülen o gerçek?! Söyle, kaç varil petrol edecek?!»

Sonra da gevrek bir kahkaha atarak kalabalığı neşelendirdi. Yanındaki birkaç kişi de onayladı onu. Ama Doğan hiç aldırmadı bu sözlere ve kaldığı yerden devam etti konuşmasına.

«Evet, ilk gerçeği veriyorum işte size: her şeyden önce, öldürdüm ben sizin taptığınız tüm sahte tanrıları! Seher vakti hepsini tek tek dizdim kurşuna ve attım onların cesetlerini bir lağım kuyusuna! Şimdi hepinizi Allah [1] yoluna çağırıyorum ben; Hakk yoluna! Sizi Allah’a çağırıyorum; gerçek sevgiye layık olana! Sizi gerçeğe çağırıyorum ben; gerçek mutluluğa!»
Doğan bunları söyleyince, meydanda bir gürültüdür koptu. Kısa süren itirazlardan sonra, yaşlıca bir adam bastonunu kaldırıp kalabalığı yararak, bağırdı Doğan’a doğru.

«Hatırlıyorum ben bunları bir yerlerden; ilk kez değil bu duyduklarımız. Bir deli daha gelmişti aramıza uzun zaman önce; Zerdüşt derlerdi onun adına. O da senin gibi çıkıp, bağırmıştı hepimize; “Tanrıyı öldürdüm!” diye. Ama sen ondan da deliymişsin meğer; tanrılarımızı öldürdüğünü söylüyor, bizi Allah’a çağırıyorsun!

Evet, bir zamanlar hepimiz severdik seni! Zekiydin, becerikliydin; gelecek vaat ediyordun bizlere! Hatırla, aldık seni en güzel okullarımıza, ve fırsatlar tanıdık sana; ama sen gitmedin bile okullarımıza!

Evet, hiçbir şey istemedik senden; düşünmemenden başka! Töremiz budur bizim; düşünmek yasaktır okullarımızda, evlerimizde ve sokaklarımızda!

Şimdi, bir tehlike görüp okullarımızdan bile kovduğumuz sen çıkmış, bizi Allah’a çağırıyorsun! Okullarımızda yetişmiş bunca âlim varken, sana mı kaldı bizi gerçeklerle tanıştırmak?!

Ama senin Zerdüşt’ten de deli olduğun belliydi, çünkü o hiç değilse bizim okullarımıza gelmişti!»

Evet, bir zamanlar en iyi öğrencisiydi Doğan Zerdüst’ün; hayatı Zerdüşt’ten öğrenmişti! Ama yanılmıştı Zerdüşt bir çok yerde ve çok iyi biliyordu Doğan, hiçbir öğrenci adım atamazdı bilgeliğe kendi hocasını bıçaklamadan!

Bu yüzden 20 yaşına geldiğinde şöyle dedi kendisine:

«Yıkmalıyım ben artık hocam Zerdüşt’ün kocaman bir arsa üzerine kurduğu derme çatma barakayı ve başlatmalıyım büyük bir gökdelenin inşaatını! Evet, güzel değildi belki Zerdüşt’ün barakası, ama gerçekten hâlâ çok sağlam arsası!»
Böyle diyerek sapladı Doğan hocasının sırtına elindeki bıçağı! Ardından falakaya yatırıp senelerce sorguya çekti hayatı ve böyle başladı cehalet uykusundan uyanışı!

İhtiyarın tüm bu sözlerini sessizce dinleyen Doğan, bunları düşünerek oldukça sinirlendi ve yumruğunu sıkarak havaya kaldırdı, kendisinden cevap bekleyen kalabalığa döndü ve haykırdı:

«Evet, siz beni okullarınızdan kovarsınız! Devam mecburiyeti vardır çünkü yaşadığınız basit hayatların! Beni evlerinizden, sokaklarınızdan ve kentlerinizden kovarsınız! Ama ben, muhtaç değilim sahte sevginize; bu yüzden var gücümle haykırıyorum! Sizler gibi alelade bir bedenden sevgi dilenmiyorum ben artık; gerçek sevgiye layık olana koşuyorum! Bilirim; her filozof kendi öğretisi ile hazırlar kendi ölümünü! Ben sizin aşk sandığınız soytarılıkla kesiyorum bileklerimi! Bas bas bağırıyorum: “HEPİNİZ YALANCISINIZ!” Evet, kovarsınız beni her yerden; aksi bir şeytanı taşlar gibi taşlarsınız düşüncelerimi! Korkaksınız çünkü; korkuyorsunuz zekânın gücünden, sevginin gücünden! Evet, korkuyorsunuz siz avuçlarımda taşıdığım saf sevgiden! Çünkü öylesine saf ki avuçlarımdaki sevgi, sizin kirli bedenleriniz utanıyor onu giymeye! Kendisine güzel elbiseler sunulan pasaklı çocuklar gibisiniz hepiniz; hepiniz utanıyorsunuz kirlenmişliğinizden! Bu yüzden temiz olanın değil, sizler gibi çamura bulananların yanına koşuyorsunuz! Siz devam edin onları alkışlamaya; benim saf sevgim, bir numara büyük kaçar sizin kirli suratlarınıza!

Bu yüzden siz, kovarsınız beni okullarınızdan! Kovarsınız meydanlarınızdan, vapurlarınızdan ve sahte aşklarınızdan! “Biz arkadaşız!” diye küfredersiniz, size aşık olduğumu söyleyecek olsam! Oysa siz arkadaşlığı nereden bilirsiniz? En yakın arkadaşınız para olmuş sizin! Hisse senetleriyle yatıp, banka faizleriyle kalkıyorsunuz!

Çamura bulanmış yüzünüzü hangi ırmak yıkar artık? Hangi asit havuzu yeter sizi günahlarınızdan paklamaya?! Siz arkadaşlıktan bahsedersiniz bu yüzden, utanarak kir pas içindeki kapkara yüzünüzden, saf sevgimi elinizin tersiyle itersiniz!
Sorulmamış sorular soruyorum şimdi size! Beni kovduğunuz okulların, karanlık koridorlarında büyüttüm yangınımı! Reddettiğiniz aşklarda biledim paslı bıçaklarımı! Ve sahte sevginizi küfür bildiğim gün attım bilgelik topraklarına adımımı!

Şimdi zor sorular soruyorum size. Duymak istemediğiniz gerçeklerden bahsediyorum: Hadi çıkın, birazcık cesaretiniz varsa, ‘Yalan!’ deyin! Kirden gözükmeyen yüzünüz ‘Yalan!’ desin, işlediğiniz cinayetlerin kanıyla kızıla dönen elleriniz ‘Yalan!’ desin! Ben yüzünüze vuruyorum artık, yüzünüze yapışıp kalan kiri! Bas bas bağırıyorum: “HEPİNİZ YALANCISINIZ!” »

Az önce konuşan yaşlı adam, yeniden kaldırdı bastonunu ve üzgün bir sesle açtı ağzını.

«Sen zekiydin evlat, elbette hepimiz taktir ederdik seni; eğer boyun eğseydin kurallarımıza! Okullarımıza gelseydin, sussaydın, düşünmeseydin ve aramasaydın gerçeği!

Biliyoruz, Zerdüşt kudurttu seni; o damarlarına karıştığı gün açtın isyan bayrağını! Ama sen git buradan, bize değil, ağaçlara, kuşlara ve bulutlara anlat derdini! Öldürürüz seni burada, gözlerini oyar, çılgınca dans ederiz cansız bedeninin başında! Evet, bir deliydi hocan Zerdüşt de, ama and olsun ki sen, ondan da delisin!

Görmüyor musun ki, her yana yüksek minareli camiler diktik biz, her evin duvarına Allah’ın kitabını astık! Daha ne yapalım?! Şimdi sen git, dağlara, bayırlara anlat derdini; çünkü biz çok uzun zaman önce Allah’a karşı görevimizi tamamladık!»

İhtiyarı alkışlarıyla şımarttı kocaman kalabalık ve o sıralarda arkalardan, takım elbiseli o adamın sesi yeniden duyuldu.

«Kaç paran var banka hesaplarımızda? Söyle, sen kaç paralık adamsın?! Cahilsin sen; okul bile okumamışsın! Şimdi Allah’ı bize sen mi tanıtacaksın? Hem fakir hem de cahilse bir insan, ya susmalı ya da ölmeli! Çünkü böyle buyurur töremiz; kaç dolar ederse nefesin, o kadar dinlenir öğretin!»

Doğan karşı çıkmak için ağzını yeniden açtığında, meydana toplanan kalabalık çoktan neşeli gülücükler saçarak dağılmış, etrafında sadece birkaç insan kalmıştı. Yine de var gücüyle bağırdı.

«Para olmuş sizin her şeyiniz! Siz paraya tapıyorsunuz artık. Evet, Allah her köşe başına cami yapmanızı istemedi sizden, O’nun kitaplarını alıp duvarlarınıza asmanızı istemedi. Siz, parayı tanrı edindiniz; diliniz Allah’a kulluk ettiğinizi söylerken! Parası olan milletin dilini, kutsal bir ilahi gibi öğrettiğiniz okullarınızda! Paraya boyun eğdiniz siz! Para için her şeyinizi sattınız; şerefinizi, namusunuzu, dilinizi ve dininizi! Satacak neyiniz kaldı şimdi; yalanlarınızdan başka? Satın yalanlarınızı birbirinize, durmayın, kandırın birbirinizi okullarınızdan aldığınız o sahte diplomalarınızla!  Oysa ne kadar yüksekse diplomanızın derecesi, o kadar yüksektir sizin cehaletiniz! Ben, yalanlardan değil, gerçeklerden bahsediyorum size! Kanserleşmiş vicdanınızı tedavi edecek, kuvvetli bir ilaç getirdim hazine sandığımda!»

İhtiyar bu kez Doğan’a yanaştı ve onun omzunu tutarak, hüzünle konuşmaya başladı.

«Git buradan evlat! Zerdüşt bile başaramadı senin arzuladığını; o ki, kızgın lavlar gibi boşaltmıştı gerçekleri gözbebeklerimize! Git artık sen buradan! Ahlâk’ı öğretmek için, maaş alan insanlarımız var bizim; sana düşmez vicdanımızı tedavi etmek! Yanlışları söylemek sana düşmez! Git buradan evlat! Görmedin mi, herkes lanet okudu sana, bu şehirde aç kalırsın, açıkta kalırsın; yüzüne tükürürler! Gerçekleri, denizlere, göklere anlat evlat; burada kimse gerçekleri duymak istemiyor artık!»

Doğan, boynunu biraz daha büyük bir öfkeyle kaldırıp bağırdı.

«Alın başınıza çalın okullarınızı! Başınıza çalın sahte aşklarınızı, altınınızı, petrolünüzü, hisse senetlerinizi ve banka hesaplarınızı! Yemin ettim ben; bambaşka bir doruğa dikeceğim bayrağımı! Lanet olsun şu kanlanmış dudaklarınızdan dökülen her bir kelimeye! Bas bas bağırıyorum işte: “HEPİNİZ YALANCISINIZ!”

Durmayın hadi, giydirin üzerime deli gömleğimi! Güçlüsünüz ya siz, tımarhaneleriniz var, hapishaneleriniz ve okullarınız! Vurun hadi, paramparça edin beynimi! Kaçabilecek misiniz sanki size gösterdiğim kirlenmiş yüzünüzden?! Durmayın hadi, yakın beni şehrin orta yerinde kurduğunuz bir alevle! Vücudum alev aldıkça, tükürüklerinizle söndürün, bedenim söndükçe, küfürlerinizle harlandırın altımdaki ateşi! Bilmezsiniz, bir su gibi serin oluverir inananları yakmak için tutuşturduğunuz odunlar! Kaçabilecek misiniz bakalım kendinizden? Hadi yakın beni! Kurtulabilecek misiniz kendi rezil geçmişinizden? Durmayın hadi, öldürün beni! Çünkü ben, tertemiz bir ayna taşıyorum ellerimde ve yüzünüze tutuyorum o aynayı; kırılacağını bile bile! »

İhtiyar biraz daha sokularak, ikna etmeye çalıştı Doğan’ı.

«Git buradan evlat!» dedi yeniden.

«Git buradan, seni kimse dinlemez burada! Burası yalan topraklarına kurulmuş bir şehir, kimse duymak istemez gerçekleri! Kime anlatıyorsun sen hâlâ derdini?!»
Sinirine hâkim olmaya çalışan Doğan, derin bir nefes alıp etrafına baktı ve yanıt verdi ihtiyara.

«Milyonlarcanız arasından, birini kurtarsam, yeter de artar! Sen, ey gönlünü gerçeğin duru güzelliğine kaptıran hüzünlü yoldaş! Duyuyorsan sesimi, ses ver! Nerede olursan ol, bir çığlık at, yüreğim duyar! Sen, ey kalbini kirlenmekten, bir annenin yavrusunu kötülükten sakındığı gibi sakınan sessiz yoldaş! Ulaşıyorsa kederli sesim kulaklarına, bir çığlık at! Çığlıklarımız birbirini selamlar!»

Sonra, boynunu bükerek sahile doğru hüzünle yürüyüp, uzaklaştı Doğan insanların arasından. Arkasından bir tek «Hoşça kal!» diyen bile olmadı. 

*  *  *

Sahilde, kayalıkların üstüne oturup, büyük bir hayal kırıklığı ile denize doğru baktı. Ve insanların ne kadar duyarsızlaştıklarını düşündü. Gerçeği öğretmek istiyordu insanlara, ama herkes kovuyordu onu!
Derken, omzuna sevecen bir el dokundu, yavaşça boynunu çevirip arkasına baktı, güzel bir kızdı omzuna dokunan.

«Sen Doğan’sın! Tanıdım seni; gerçeği bulmuş bir bilge! Tanıdım seni; mutluluğu bulmuş bir çocuk!» dedi kız gülümseyen yüzüyle ve hiç beklemeden Doğan’ın yanına oturdu.

Doğan, yanındaki bu kumralla sarı arası uzun saçları, hüzünlü yüzüne bir prenses tavrı katan, yeşil gözlü, oldukça güzel genç kızı tanımadı. Şaşkın bakışlarla onu süzdü, sonra başını yine denize dönerek araladı dudaklarını.

«Evet, sen tanıdın beni! Ama doğrusu, hatırlayamadım ben seni! Kimsin sen?! Gerçeği ve mutluluğu bulmuş bir bilgenin yüzüne gülümseyecek kadar cesur olduğuna göre, öğrenmek isterim ismini!»

«Beni tanımazsın,» dedi kız gülümseyerek, «adım Tilbe! Evet, dinledim iskele meydanındaki konuşmanı! Doğrusu; oldukça etkileyiciydi! Gözbebeklerinden süzülen ateş gerçekti, saçlarını okşayan keder gerçekti, bakışlarından dökülen heyecan gerçekti! Senden bir yudum gerçek almaya geldim şimdi; tabi verecek kadar cömertsen hâlâ!»

Bu sırada çantasından bir sigara çıkarıp Doğan’a ikram etti.

«Gerçekler benim değil ki, sahipleneyim onları!» dedi Doğan, büyük bir kederle sigarayı tutuştururken, «Kana kana iç istersen avucumdaki gerçeği; kıskanmam! Bilirim çünkü gerçekler paylaştıkça artar! Ama korkağım şimdi; sabah ki cesaretim avuçlarımdan kayıp gitti! Evet, insanları gördüm; onlarla paylaşmaya geldiğim hazine sandığımı kafamda parçaladılar! Evet, onların ruhlarını gördüm; hepsi avuçlarımdaki gerçeklerden korktular! Sana da gösterecek olsam, sen de küfürler edersin gözbebeklerime! Tüm hayatın hıncını benim masum yüzümden çıkartmaya çalışırsın sen de!»

«Hayır,» diye yanıtladı kız, «ben gerçeği arıyorum! Ben kirlenmişliği ve acıları değil, sevgiyi arıyorum senin gibi! Tanıdım seni; Zerdüşt çok önceleri haber vermişti gelişini! Tanıdım seni; gözlerindeki sevgiyi düşlerime hüzünlü melekler getirmişti!

Korkun, korkumdur artık, yüz milyonlarca yıldır süren bekleyişimiz bırak şimdi mutluluğa doğru son hızla yol alsın! Aç avuçlarını, bana avuçlarına biriken mutluluğun tortusunu göster! Öylesine acı ki insanların gözlerindeki keder; sen al üzerime boşaltılan nefreti cehenneme gönder!»

Yüzünü hızla dönerek kıza baktı Doğan, baktı da şaştı, öyle ki, şaşkınlıktan dudakları bir anda alev aldı!

«Bir yudum sevgi dilenmek için açtığın avuçlarına, kıpkırmızı kanlar tükürmüş kurt bakışlı kuzular; sen o kanlı tükürükleri alıp, ruj diye güzel dudaklarına sürmüşsün! Her insanın ölüm kokan vahşetinden, merhametli bir sevgi dile(n)mişsin! Öyle bir ağlatmış ki seni, geceleri İstanbul’u boydan boya yakan yağmur; tüm denizleri utanmış evrenin! Şimdi, neden istersin hâlâ gerçeği; bilmez misin ki acıtır gerçekler senin güzel gözlerini?! Bilmez misin ki, beladır uyanmak bu şehirde; herkes derin bir uykuda kendi koyunluğunu sayarken!»

Tilbe, bunları duyunca hüzünle baktı Doğan’ın gözlerine ve derin bir nefes çekip başladı konuşmaya.

«Evet, sen gördün içimi! Biliyordum; bir tek senin gerçeği bulmuş gözlerin çekebilirdi ruhumun röntgenini! Biliyordum; bir tek senin şairane sözlerin titretebilirdi gönlümün bam telini! Sen bana katıksız bir gerçeği sundun şimdi; bakışların sundu, avuçlarında yuva kuran keder sundu, bir kez daha reddedilmekten korkarak kaçırdığın gözlerin sundu! Şimdi de ben bir gerçek sunayım sana: eğer hakikaten çağıracaksan birilerini gerçeğe, sonuna kadar sunacaksan onlara avuçlarında taşıdığın saf sevgiyi, yalnızca değer bilen insanlar sahip olmalı buna! Bak, İstanbul ne kadar karışık, ne kadar karmaşık bu Dünya! Seni dinlemek istemeyenlere değil, avucundaki gerçeğe gönüllü koşanlara sun artık bilgeliğini!
Meydanlardan durmadan gelip geçen insanlar anlamaz seni; bulutlar anlamaz, dağlar ve denizler anlamaz! Seni ancak acı çekmiş olanlar anlar! Senin kadar acı çekmiş olmalı biri; eğer anlamaya niyetlenecekse seni! Bak, ben unuttum tüm kirli geçmişimi ve bilgeliğin dikenli yollarına vurdum yorgun bedenimi! Evet, benim de çok büyük acılarım var; en az her gerçeği arayan kişi kadar!»

Doğan, bu kızın samimiyetini, gözlerindeki derin acıyı görünce anladı. Ve biraz daha güçlendiğini hissederek, konuşmaya devam etti.

«Gel öyleyse benimle, yum gözlerini ve tanış içimdeki çağlar deviren gerçekle!»

Böylece, birlikte kayalıkların üzerinden kalkıp yürümeye başladılar. Mutluydu her ikisi de; güzel karne hediyeleriyle şımartılmış çocuklar gibi! Yürüdükleri yollar, sevgiyle boyanıyordu. Yürüdüler; hayatın üstüne üstüne! Yürüdüler; bir hayattan başka bir hayata!

* * *

Yürüdüler ama hiç konuşmadan; gözbebekleri dağıttı Kadıköy sokaklarında, kurdukları gizli örgütün ilk bildirilerini! Sonunda Doğan, evinin kapısına gelince, dönüp yanındaki güzel kıza tekrar baktı.

«Emin misin hâlâ gelmek istediğinden?!» diye sordu, «Tehlikelidir bu kapının ardı; gerçekler kucaklar seni ve yüzlerinden mutluluk damlayan çocuklar…»

«Elbette,» diye yanıtladı Tilbe ve gülümsedi, «bilirim bilgelerin kapalı kapılarının ardında acıdan başka hiçbir şey gizlemediklerini!»

Ve girdiler evin kapısından içeri. İçeriye girer girmez, gerçeğin kokusu çarptı Tilbe’nin güzel yüzüne! «Ne kadar da güzel bir ev,» dedi etrafa neşeyle bakarak, «olabildiğince boş ve bilgeliğin hüznüyle boyanmış tüm duvarları.»
Gülümsedi Doğan ve sordu kendisine; «Kim bu kız?!» Cevap veremedi buna, yalnızca gülümsedi ve gözbebekleriyle okşadı Tilbe’nin güzel saçlarını!

Bir koltuğa oturup, «Burası ne güzel;» dedi Tilbe tatlı tatlı gülümseyerek, «sanki soyutlanmış dışarıdaki karanlık Dünya’dan, nereden akıyor bu ışık huzmesi içeri, nereden sızıyor bu mutluluk? Ve Zerdüşt’ün silueti vurmuyor mu sanki tüm duvarlara?!»

«Evet,» diyerek yanıtladı Doğan, «tanıdın sen beni, tanıdın evimi ve tanıdın içimde yüz milyonlarca yıldır saklı duran kederi! Evet, tanıdın duvarlara düşen siluetin sahibini; Zerdüşt emzirmiş seni de belli! Kan kardeş sayılırız öyleyse seninle!
Beni onca insan postuna bürünmüş hayvan arasında, bir tek sen anladın ve ümitle tuttun ıslak ellerimden; çünkü Zerdüşt’ün memelerinden kan emmeli önce, beni anlamaya niyetlenen

«Hatırla,» dedi Tilbe, «o da son kez konuşmuştu halkla! O da yalnız yoldaşlarına ikram etmişti bilgeliğini! Evet, sen de artık son kez konuşmuş olmalısın ölüyle! Çünkü gözbebeklerinden taşan bilgelik, fazla gelir bu şehrin sokaklarındaki cesetlere! Yalnız onu almaya can atana sunmalısın sevgini; ancak böyle bir adım daha ilerleyebilirsin bu serüveninde!»

Tüm bunları sessizce dinleyen Doğan, acıyla araladı yine dudaklarını…

«Kafamda yer edinmek kolay değildir! Çünkü bir daha ben kovsam da gitmez o imge! Hayatıma karışır, ruhun ruhuma karışır deli bir ırmak olup, sonra iki ırmaktan bir şelale oluruz, şelalelerden denizlere akarız, denize karışır ruhumuz... Denizlerle de yetinmez, okyanus oluruz, çünkü bilirim ki, okyanus olmak için en az iki ırmağa ihtiyaç vardır! Başlarken bile! Evet, güzel bir ırmaksın hâlâ, akacak okyanus ararken dikkat et de kuruma!

Yerden ne kadar deli fışkırırsa fışkırsın, tek başına okyanus olamaz bir ırmak! Tutunmalıdır, başka bir ırmağa, onu da kendine katıp ilerlemelidir...
Yataklarımdaki su kurumaya başladı o kadar, zaman zaman kurur her nehrin yatağı, sonra her kurumanın ardından taşar nehirler, daha güçlü akabilmek için biraz durup suyun çoğalmasını beklemek gerekir! Ama en deli nehirler barajları aşmasını bilenlerdir...

Okyanus olmayı kafasına koyan bir kişi, kesinlikle denizlerle beslenmelidir! »


1 Bkz. Bakara / 165. “İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”