Gece Çöktümü Şehrin Üzerine

Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur bitmeyecek bir şiire daha başlarım…Esrarkeş kızlar simsiyah saçlarına sarı kınalar yakar… Gürül gürül bir yağmur gelir çömelir odamın ortasına… Ben oturur bir şiiri daha yakarım kalbimin hiç bitmeyecek yangınında!

Artık hiç kimsenin hatırlamaya yanaşmadığı ağlamaklı şarkılar mırıldanır dudaklarım… Ben oturur bir sigara daha yakarım içine esrar diye kına kattığım…

Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur kör jiletle bileklerimi keserim… Ağır gelir hasretin; ben tanımadığım kızlara aşk mektupları yazarım bileklerimden fışkıran masmavi kanla… Ağır ağır gelir hasretin; gelir çömelir kalbimin ortasına! Ben oturur intihar mektupları yazarım hiç geri dönmeyecek hüzünlü tanrıçalara…

Gece çöktü mü şehrin üzerine, uzun bir uykusuzluğa daha hazırlanan bedenim, susar ve bunalımın orta yerinde yitirilmiş bir cesaretle tırmanmaya başlarım hüznün göğe uzanan merdivenlerine…

Gece çöktü mü şehrin üzerine, eli yüzü yanık çocuklar, boyalı yılan yumurtalarını ıpıslak öpücüklere boğar!

Gece çöktü mü şehrin üzerine, çığrından çıkmış deliler içimdeki tımarhanenin paslı demir kapılarını yumruklar …

Gece çöktü mü şehrin üzerine, dönüp durur etrafımda küçücük kırmızı şeytanlar … Her biri eğilip kulaklarıma senin adını fısıldar ve onların her fısıldayışında benim kulaklarım kanar

Suskun sevgililerin yatak odalarında kuduran bakışlarımın orta yerini işgal eden şizofrenin tahtına çıkar paranoya bin bir renkli törenle… Dopamine terk eder yerini şairlerin kılcal damarlarında gezinen melankoli…

Çünkü; gece çöktü mü şehrin üzerine, indirir içimdeki hüzün, camını çerçevesini göğün!

* * *

Gece; yaşlı gözlerimin önünden geçen, bir milyon vagonlu ağır aksak bir kara tren!

Gelen her gece bir gardiyan gibi çöküp başımın üzerine, kapatır tüm demir parmaklıklarını Dünya denen cehennemin. Gece; çok uzaklardan gelirken, mutluluk hariç her şeyi getirir sanki zindandan soğuk odama. Gecenin bu suskun sesi, çok ama çok korkutuyor aşık şizofrenimi ve karanlık her şeyden çok çürümüş düşlere yardım ve yataklık ediyor artık İstanbul’un tüm sokaklarında…
Rutinleştiriyor işte gece çekilen her türlü acıyı. Acı çekmek için yaratılmışım! Ya da böyle olduğuna inanmak istiyorum!

Gece, balkanlardan getirdiği soğuk hava yetmiyormuş gibi bir de katlanılmaz melankoliyi getiriyor hasretten dharma duman olmuş odama. Kapılar bir açılıp, bir kapanıyor aşkın soğuk,ürkek ve karanlık koridorlarına. Tam kaçacakken yaşanması gereken bu acılardan, bir umutla girdiğim tüm odalar daha da derin bir hayal kırıklığına boğuyor beni. Bilinmeyen, daha hiç tadılmamış acıların özlemi sarıyor dört bir yanımı. Büyük bir umutla girdiğim tüm odalarda beni hep yalnızlık karşılıyor! Hiçbir şey yok odalarda, bir kırık iskemle, bir de durmadan tavanı aydınlatan kocaman bir kara delik! Bakıyorum içeriye, kimse yok, hüzünlü dört duvar, gözyaşları sızıyor duvarların sıva
çatlaklarından! Ve kimse yok…

O kadar çok gayri meşru acıya gebe ki geceler, alkol sarhoş etmenin ötesinde, cennete sığınma kapısı gibi değiyor hep dudaklarıma ve İstanbul’un arka sokaklarında sarhoş olmak hiç olmadığı kadar zor artık ölü doğanlara!