Saf Aklın Yolculukları

Gözlerine çarpan gün ışığı seni uyandırdığında, gözlerini açamadan kolunu uzatıyorsun: boşluk! Göz kapaklarını hızla açıyorsun: boşluk! Gitmiş! Kahretsin! Hızla yataktan fırlayıp üstünü giyiniyor ve evin her tarafına göz atıyorsun, Cem’den en ufak bir iz bile yok! Odaya dönüp siyah kaplı defterini açıyorsun ve uzun zamandır ilk kez yeni bir mesajla karşılaşıyorsun!

“Ruhlar yalan söylemez birbirine!”

Mesaj bu! Altında ne bir tarih var ne de herhangi başka bir şey!

Cem’in dün gece buraya geldiğinden eminsin! Peki sonra?! Sonra nereye kayboldu?! Bu Cem neden kendisine bir cep telefonu almıyor ki sanki!
Bunları düşünerek, mutfağa giriyorsun ama tam kendine koyu bir kahve hazırlamaya koyulduğun sırada çalan telefonun sesini duyarak hızla yatak odana yöneliyorsun, çalışma masanın üzerinde duran cep telefonu ısrarla çalmaya devam ediyor!

Ama, aması var işte, sabahın sekiz buçuğunda tanımadığın bir numaradan gelen bir telefonu cevaplayıp cevaplamama konusunda pek de emin olamıyorsun! Telefon hala çalmaya devam ediyor! En sonunda kapıldığın merak yine içindeki korkuya galip geliyor ve telefonu açıveriyorsun!

“Efendim!”

“Cep telefonum olmadığını da nerden çıkardınız Nesrin Hanım?!”

Kahretsin! Bu o! Kızsan kızamazsın, bağırsan bağıramazsın! Ne diyeceğini gerçekten bilemiyorsun!

“Neredesin sen?!”

Sana ne ki?! Adam nerdeyse nerde! Sana ne?! Niye sordun şimdi bu aptal soruyu?! Bu sözler senin ağzından mı çıktı?! İnanamıyorsun kendine! Ama söyledin işte!

“Okula gidiyorum, 2 saat sonra okulun cafesinde buluşalım!”

“Peki!”

“Tamam o zaman, görüşürüz, iyi bak kendine…”

Banyodaki aynanın önünde her zamankinden çok daha uzun kalabilmek için hızla kahvaltı ediyor, giyeceğin kıyafete bir türlü kara veremiyorsun ve üç – dört ayrı denemeden sonra panikle giyinerek kendini sokağa atıyorsun! Saat dokuz buçuk! Okula gitmen nerden baksan 45 dakika sürer! Bir de otobüs gecikecek olursa ya da trafiğe takılırsan! Aman Allah’ım geç bile kalabilirsin!

Bunlar aklına gelince, apartmandan durağa kadar neredeyse koşarak gidiyorsun, neredeyse koşarak çünkü 1 senedir hiç giymediğin bu topuklu ayakkabılarla değil koşmak yürümek bile o kadar zor ki!

*  *  *

Cafeye girdiğinde saat tam on buçuk! Kısa bir merhabalaşmanın ardından Cem ne yazık ki elini avucuna alıp sana ilan – ı aşk edeceği yerde hiç yoktan derin bir mevzuya giriş yapıyor!

“Kim olduğumu, neden burada olduğumu ve bunun gibi daha birçok şeyi merak ettiğini biliyorum!” diyor…

Aslında hayır! Artık bunların hiçbirini umursamıyorsun! Tek istediğin sana sarılması, seni öpmesi, seni okşaması ve en önemlisi seni sevmesi! Birbirimizi kandırmayalım: Diğer hiçbir şeyi önemsemiyorsun!

Ama bunları Cem’in bırak yüzüne söylemeyi, aklından bile geçirmeye korktuğun için, kısa bir sessizliğin ardından, “Evet,” diyorsun, “çok merak ediyorum.”

Bu cevabı almaktan memnun olduğu her halinden belli olan Cem, bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslanıyor ve uzun bir açıklamaya girişiyor.

“Şimdi ilk derse hazırsın sanıyorum. Öncelikle kim olduğumu ve neden burada bulunduğumu açıklasam iyi olacak sanırım! Öncelikle ben bir insan değilim!”

“Bunun farkındayım! Ama tam olarak nesin?!” diyerek kesiyorsun sözünü!”               

“Yani insanım da aslında! Bir insanın bedeninde yaşayan saf akıl kütlesiyim! Bundan yaklaşık 15 gün önce bu bedenin sahibi olan Cem Bey ile küçük bir antlaşma yaptık ve onun bedenini kullanmama izin verdi!”

“Aman ne güzel!” diyerek sırıtıyorsun, inanmadığını belli eden bir ifade suratına sen istemesen de yerleşiveriyor! Cem ise bunun farkına varmış olsa bile bunu hiç umursamıyor ve hızla konuşmaya devam ediyor.

“Siz insanlar, yaşadığınız yer olan dünya ve bulunduğuz boyut nedeniyle – hâlâ – bir bedene mahkûmsunuz. Oysa beden, benim gibi üst akıl temsilcileri için çoğu zaman gereksiz bir ayrıntıdan başka bir şey değildir. İnsanlar için de geçerli olan tek evrensel kanun ise; aklın bedensiz var olabilmesine rağmen, bedenin akılsız var olamayacağıdır…

Saf akıl sahibi olan bizler beden sahibi olmamamıza rağmen, insanlara istediğimiz şekilde gözükebilecek yeteneğe de sahibiz. Çünkü «görme» dediğiniz şey gözde değil, beyinde gerçekleşir. Beyniniz de ancak «parçası olduğu» aklın yardımı ile görebilir. Bu yüzden biz insanlara nasıl gözükmek istersek o şekilde gözükebiliriz.”

“Madem istediğin şekle girebiliyorsun neden bu bedenin içindesin?” diye soruyorsun!”

“Çok güzel soru!” diyerek sevindiğini belli eden bir gülümsemeyle karşılık veriyor sana, “Tamam, benim bir bedenim yok, istediğim şekilde gösterebilirim sana kendimi ya da hiç göstermeyebilirim! Ama aklımızı Dünya koşullarında tam işlevsellikte kullanamadığımız için uzun süre burada kalacağımız durumlarda bir bedene ihtiyaç duyuyoruz! Yani ben senin göreceğin bir görüntü yaratabilirim ama bu görüntüyü en fazla 15 dakika sabit tutabilirim ardından konsantrem dağılır ve oldukça yorgun düşerim!”

“Ama ben sana bedenin olup olmadığını sormamıştım ki!” diyerek biraz kızgınca çıkışıyorsun, “Ben senin tam olarak ne olduğunu sormuştum! Bana sakın uzaylı olduğunu falan söyleme lütfen! Lütfen!”

“Ah, evet!” diyerek gülümsüyor Cem, “Ben Dünya dışı bir varlığım!”

Başka birisi gelip sana, “Ben dünya dışı bir varlığım” dese ne düşünürsün?! Herif delirmiş, der, bir de üstüne kahkahayı basarsın! Ama Cem bu söylediğinin doğru olabileceğine dair sana şimdiye kadar birçok kanıt gösterdi ve nedense hiç garipsemeden inanıyorsun şimdi bu söylediklerine. Sessizliğini bozma gereği bile duymadan, dinlemeye devam ediyorsun!  

“Dünya dışı varlıkların büyük bir bölümü -  tıpkı benim gibi -  bedensel bir yapıya sahip olmayıp, sadece akıl olarak varlıklarını sürdürürler.” diyerek kaldığı yerden sürdürüyor Cem konuşmasını.

“Tüm evrenle temaslarını, siz insanlar gibi beş duyudan ibaret bedenleri ile değil, yalnızca akılları ile kurarlar.

Akıl derken kastettiğim sizin sandığınızın aksine, beynin nöronları arasında oluşan elektriklenme değil, beynin de tüm işlemlerini yöneten «evrensel» bir güçtür. Yapısı elektromanyetik olup, tüm evreni kapsar.

Düşünce de aynı şekilde elektromanyetik bir dalgadır ve sana daha önce de anlatmaya çabaladığım gibi düşünce her şekilde okunabilir!”

“Evet,” diyerek yine kesiyorsun Cem’in sözünü, “artık bundan en ufak bir şüphem bile kalmadı! Sen düşünce okuyabiliyorsun ve gerçekten de bir insan değilsin! Fakat hala kim olduğunu ve neden buraya geldiğini anlatmadın!”

“Biraz sabredin Nesrin hanım,” diyerek gülümsüyor, hatta pis pis sırıtıyor karşında, “zamanı gelince anlatacağım…”

Zamanı gelince, zamanı gelince! Ne zaman gelecek bu lanet olasıca zaman?!

“Dünya dışı yaşamın temsilcileri geçmişte ve günümüzde siz insanları sürekli ziyaret etmişlerdir.” diyerek senin gereksiz merakına hiç aldırmadan anlatmaya devam ediyor Cem, “Hatta insanlık tarihine bu dünya dışı uygarlıklardan gelen ziyaretçilerin yön verdiğini dahi söyleyebilirim sana fakat şu an bunu anlayacak durumda değilsin, bu konuyu sonraya bırakalım.”

“Bu nasıl olabilir ki?! Dünya ile diğer yıldızlar arasında devasa uzaklıklar var…” diyerek tam da Cem’in duymayı beklediği soruyu soruyorsun!

“Dünya dışında şuurlu yaşam olduğuna inanan insanların bile büyük bir çoğunluğu, tıpkı senin gibi,  bu varlıkların Dünya’ya gelmiş olduklarına inanmak istemezler. Bunun nedeni ise tıpkı senin söylediğin gibi fiziksel anlamdaki devasa uzaklıklardır.” diye cevaplıyor senin basit sorunu ve açıklamaya devam ediyor.

“İnsan, her şeyi fiziksel olarak hesaplamak zorunda olduğundan, uzaydaki akla hayale sığmayacak ölçüdeki uzaklıkların «aşılamayacak» olduğunu düşünür. İnsan söz konusu olduğunda bu iddia 21. yüzyılda erişilmiş olan teknolojiyle bile gerçektir. Ama bu durum acaba tüm canlılar için geçerli midir?

Gökbilimcileriniz, siz normal insanlar için gerçek hayatta «inanılmaz derecede büyük» denebilecek mesafeleri ölçmek için «Işık yılını» kullanırlar.  Işık yılı; ışığın bir yılda geçtiği uzaklığa eşdeğer bir uzunluk birimidir ve değeri yaklaşık 9,461x 10 üzeri 12 km’dir. Bu da 9,5 trilyon km’ye yaklaşık bir uzunluktur. Bu bile insan aklı için yeterince zorlayıcı bir uzaklıkken, en yakın yıldızın 4,3 ışık yılı uzaklıkta olduğunu düşününce adeta «ürperirsiniz». Bu uzaklıkların asla kat edilemeyeceğini düşünerek, Dünya dışı canlıların da bu yolu aşarak Dünya’ya gelemeyeceklerine karar verirsiniz. Ancak bu yalnızca bedensel yolcuklar için doğru bir iddiadır. Ama sana açıkladığım gibi, Dünya dışa varlıkların çoğu sizin gibi bir bedene sahip değildir.

Bilim adamlarınız dâhil herkes, böyle bir yolculuğun binlerce sene boyunca süreceğini ve bunun insan hayatı için geçerli normlara göre «imkânsız» olduğunu öne sürerek «uzay yolculuklarının» ancak bilimkurgu filmlerinde olabileceğini iddia eder. Burada yaptığınız temel hata, hesabın insanlığın eriştiği teknoloji ve diğer önemli «insan standartları» temel alınarak yapılıyor olmasıdır. Bu şekildeki bir hesapla elbette en yakın yıldıza bile gitmek insan için hayaldir ama emin ol ki Dünya dışı canlıların yaşam standartları, bu tarz hesaplar yapılırken kullanılan tüm faktörlerden bağımsızdır. ”

“Işınlanmaktan mı bahsediyorsun?” diye hayretle soruyorsun, Cem ise gerçekten hiç olmadığı kadar ciddi bir şekilde anlatmaya devam ediyor. İşin pis tarafı ise seninle şen şakrak muhabbet eden adam gitti, yerine bu felsefe profesörü kılıklı uyuz tip geldi!

“Hayır, ışınlanmak değil! Daha da ötesi! Öncelikle, insan gibi bir bedene sahip olmadıkları için, Dünya dışı canlılar yolculuk etmek için herhangi bir araca da, herhangi bir güç sarf etmeye de ihtiyaç duymazlar. İkinci olarak, saf akıl için mesafe kavramı yoktur. Yani düşündükleri anda düşündükleri yerde olabilme yeteneğine sahiptirler. Bu iki adım ötesi de olsa, evrenin en uzak köşesi de olsa fark etmez; önemli olan gidecekleri yeri belirlemeleridir.”

“Anladım…” diyorsun, aslında pek de bir şey anlamamış olmana rağmen, “sen de bu sayede ben seni düşünür düşünmez hemen yanıma gelebiliyorsun!”

“Evet,” diyerek yanıtlıyor Cem, “bak yavaş yavaş anlamaya başlıyorsun… Gerçekten çok hızlı öğreniyorsun! Bu konuda anlaştığımıza göre şimdi başka bir şeyden bahsedebilirim sana.    

Saf akla sahip olan, hatta saf akıl kütlesi olan varlıklar, istedikleri an istedikleri yerde olabilecekleri gibi, tüm hayatlarını da siz insanlar gibi «bilgi elde etmek» için ziyan etmezler. İstedikleri bilgilere ulaşmaları oldukça kolay ve hızlıdır. Elde ettikleri bu bilgiyi, buna sahip olmayan ve sahip olma imkânı da olmayan siz insanlarla paylaşmak Dünya dışı varlıkların Dünya’yı ziyaret etmelerinin en önemli amacıdır.”

“Sahip olduğun bilgiyi bana ne karşılığında vereceksin?!” diye soruyorsun ukala bir ses tonuyla… 

“Üstün akıl sahibi bu canlılar, bencillik gibi insana has ilkel duygulardan da oldukça uzaktırlar.” diye yanıtlıyor Cem bu soruyu,  “Bu nedenle Dünya’yı ziyaret ederek «seçtiğimiz bazı insanlara» sahip olduğumuz bilginin bir kısmını nakletmemiz oldukça olağan. Buradaki amaç insanın gelişmesine ve daha üstün bir uygarlık seviyesine gelmesine yardımcı olmaktır. Böyle bir amaç, ancak siz insanlar gibi bencil ve ilkel canlıları korkutur.”

Utandırıyor Cem seni yine kendinden, artık ona soru sormaya bile korkuyorsun, çünkü o kadar hazırlıklı gelmiş ki senin karşına, sorduğun her soruda kendini biraz daha zavallı hissediyorsun… Cem ise büyük bir hızla anlatmaya devam ediyor…

“Burada her şeyden önce sorgulanması gereken, Dünya dışı varlıkların insanlara sahip oldukları bilgileri neden verdikleridir. Bunu anlamak için “Evrensel Bütünlük” ilkesini anlamış olman gerekir. Tüm evren tektir. Yani tüm evren tek bir parçadır ve evrendeki her şey bu bütünün parçalarıdır. Bu parçalardan bir kısmı gelişmiş, bazıları ise halen gelişme aşamasındadır. Gelişim tümüyle düşünsel anlamdadır ve Dünya’nın dışında yaşamlarını sürdüren varlıklar, sahip oldukları görev doğrultusunda sahip oldukları “Evrensel Sırları” insanlarla paylaşmaktadır. Tıpkı benim seninle paylaştığım gibi!”

Kendini bu “Evrensel Sırları” öğrenmeye yeterli bulmadığını belli eden bir ses tonuyla  “Peki neden ben?!” diye soruyorsun aniden…

“Dünya’yı ziyaret etmemizin en önemli nedeni olan bilgi paylaşımı, yalnızca «önceden belirlenen» insanlarla gerçekleştirilir de o yüzden. Bizimle irtibat kurabilecek akıl kapasitesine sahip olmayan insanlarla vakit kaybetmektense, bu kapasiteye sahip insanları seçerek Dünya’nın gidişatına olumlu yönde müdahale ederiz. Bunu da, daha önce de söylediğim gibi, kendi bireysel isteğimiz ile değil; tümüyle bize verilen «görevler» doğrultusunda gerçekleştiririz. 

Dünya dışı varlıklar söz konusu olduğunda, toplum, onlarla irtibat kurduğunu söyleyen insanlardan hemen «bunu bilimsel olarak kanıtlamalarını» ister. Fakat başta da söylediğim gibi Dünya dışı varlıklar kesinlikle herkesle iletişim kurmazlar.

Ve ortaya çıkıp “Biz X gezegeninden gelen üstün akıl sahipleriyiz.” şeklinde bir basın toplantısı düzenlemezler. Yerine getirmek zorunda oldukları görev doğrultusunda daha önceden çok dikkatli bir elemenin ardından seçilmiş insanlarla irtibat kurarlar. Bu insanlar şu kriterler göz önünde bulundurularak seçilir:” diyor ve parmakları ile saymaya başlıyor!
“Birincisi! İletişim kuracağımız insanları seçerken ilk olarak o insanın zekâ kapasitesini önemseriz. Eğer bireysel amaçlı eğitim söz konusu ise sadece zekânın çok yüksek olması bile bir insanın seçilmesi için yeterli olabilir. Ancak eğitilecek kişi “Yönlendirici” konumunda olacaksa sadece yüksek zekâya sahip olması seçilmesi için yetmez.

İkincisi! En önemli bir diğer seçim kriteri ise düşünsel olgunluktur. Yüksek zekâ sahibi birçok insan düşünsel olgunluğa erişememiş, kâinatın yaradılış amacını anlayamamıştır. İletişim sırasında aktarılacak bilgileri kavrayabilmek için zekânın yanı sıra düşünsel olgunluğa erişmiş olmak da çok önemlidir.

Ve üçüncüsü! Verdiğimiz bilgilerin, insanlar tarafından diğer insanlara da aktarılmasının gerekliliği nedeniyle, iletişime geçeceğimiz insanlarda etkileyici bir ikna kabiliyeti bulunmasını isteriz. Verdiğimiz bilgilerin diğer insanlara da öğretilerek o insanların da kurtuluşa doğru ilerlemeleri temel amaç olduğu için ikna kabiliyeti oldukça gerekli bir özelliktir.”

Ardından parmakları ile saymayı bırakıyor ve soğumaya yüz tutmuş kahvesinden son yudumu alarak devam ediyor!

“Bu 3 temel özelliğin haricinde verilecek olan eğitime ve seçilen insanın Dünya’daki görevlerine göre farklı birçok seçim kriteri daha vardır. Ancak bu 3 özelliği aynı anda barındıran insanları topladığımızda bile Dünya nüfusunun sadece %0,1’ini geçmeyecektir. Bu, aynı zamanda, neden tüm halkla iletişim kurmadığımızın da cevabıdır. Normal halk kitleleri ile kurmaya kalkışacağımız bir iletişim çok büyük ihtimalle halk üzerinde «dehşet verici» bir paniğe neden olacaktır. Amacız, insanları paniğe sürükleyerek herkesi korkutmak ve Dünya’yı ele geçirmek falan değil. Bu sadece ilkellikten bir türlü kurtulamamış insanların isteği olabilir. Bu nedenle, biz seçmiş olduğumuz insanlara «Evrensel Bilgiler» veririz ve bu bilgileri verdiğimiz insanları da bu bilgilerin bir bölümünü diğer insanlara açıklamakla görevlendiririz. Böylece, doğrudan Dünya dışı varlıklar ile iletişim kurmak için yetersiz seviyede olan insanlar da bu bilginin bir kısmından da olsa faydalanabilirler.

Bunların dışında, insanların daha iyi yaşamlara kavuşabilmesi için Dünya’da çoğu zaman önemli değişimler gerekir. Biz, Dünya’nın gidişatına kesinlikle doğrudan müdahale etmeyiz. Ancak, seçilen insanların en yeteneklilerini ayırarak onlara Dünya’nın gidişatını etkileyebilecek bilgiler veririz. Dünya tarihi bu şekilde gerçekleşmiş birçok olaya tanıklık etmiştir. Bir anda ortaya çıkan basit insanlar, yine bir anda Dünya’nın tüm gidişatını değiştirirler. Acaba bunu kendi kişisel bilgi ve becerileri ile mi yaparlar yoksa Dünya dışı varlıkların kendilerine verdiği bilgileri kullanarak mı? Sorunun cevabını görmek istersen, Dünya tarihine göz atmalısın. Emin ol ki, geçmişte, insan bilgi ve yeteneğini fazlasıyla aşan birçok “insan” Dünya’nın kaderini değiştirmiştir.”

Cem’in sözünü bitirmesini büyük bir sabırla bekledikten sonra, “Ne zaman seçildim ve seçildiğimden neden benim hiç haberim yok?!” diye soruyorsun…

“Az önce bahsettiğim seçim kriterlerini taşıyan insanlar daha doğdukları andan itibaren görevli varlıklar tarafından gözlem altına alınırlar. Bir insanla ne zaman ve ne şekilde iletişim kurulacağı en başından itibaren tespit edilmiştir ve o an gelinceye kadar seçilen kişiler sıkı bir gözetim altında tutulurlar. Sen de doğduğun andan itibaren seçilmiş bir insandın ve sürekli olarak gözleniyordun.

Burada, bizim “bedenin sınırlamalarından tümüyle kurtulmuş” saf akıl kütleleri olduğumuzu hatırlaman gerekir. Bedensiz bir varlığın zaman ve mekân kavramları da siz insanlardan farklıdır ve bir insanın söz gelimi doğumundan 35 yaşına kadar sürekli bir gözetim altında tutulması bizim için oldukça kolaydır. Sizin dünya üzerinde geçirdiğiniz birkaç saat kadar diyebiliriz.

Gelelim seçilmiş olduğundan neden bugüne kadar hiç haberdar olmadığına dair sorunun cevabına! Seçilen kişiler, kendilerine verilecek “Evrensel Bilgi”leri anlayabilecek olgunluğa erişinceye kadar tıpkı diğer insanlar gibi yaşarlar. Ancak çoğu zaman Dünya’da yaşadıkları olaylara müdahale edilir, tehlikelerden korunurlar ve olabildiğince gelecekteki iletişime hazırlık sağlayacak Dünyasal bilgi birikimine sahip olmaları sağlanır.

Seçilen insanlara, ergenlik dönemlerine girene kadar Dünya dışı varlıklar tarafından hiçbir şekilde mesaj gönderilmez. Kişi, yaşadığı olayların dışarıdan izlendiğinin ve çoğu zaman da kontrol edildiğinin hiçbir zaman farkında değildir. Ancak ergenlik ile birlikte ortaya çıkan ruhsal olgunlaşmanın başlangıç sürecinde ilk mesajlar kapalı ve dolaylı yollardan gönderilmeye başlanır. Genellikle bu dönemde alınan mesajlar uyku sırasında alınır ve kişi ya bu mesajı uyanınca hatırlamaz ya da bunun bir rüya olduğunu düşünerek önemsemez. Fakat mesaj bilinçaltına yerleşerek kişinin gelecekteki iletişime hazırlanmasını sağlar. İnsanlar böylece bir anda bizimle karşılaşmazlar, yıllar süren uzun hazırlık döneminden sonra kendileri ile ilk iletişimler kurulmaya başlanır. Tıpkı seninle olduğu gibi!

Seçilen kişilerle, bu hazırlık aşamaları tamamlandıktan sonra, iletişim kurulur. Seçilen her kişi için bir adet görevli vardır ve bu görevli yalnızca iletişimde olduğu insanı eğitmekle yükümlüdür. Yani ben sadece seni eğitmekle görevliyim, senin eğitimin tamamlanıncaya kadar başka bir insanla görüşmem tümüyle yasak!”

“Buna sevindim!” diyorsun ve gözlerinin içi gülüyor, sürekli Cem ile birlikte olabileceğini düşünüp seviniyorsun… “Peki ne kadar sürecek bu eğitim ve bana ne öğreteceksin?”

“Eğitim, ilk olarak Dünya’ya gönderilme nedeninimizin açıklanması ile başlar. Daha sonra, Dünya dışı yaşam ve Dünya hayatı hakkındaki önemli bilgilerin verilmesi ile devam eder. Seçilen her insan «farklı bir bilgi birikimi» ile donatılır. Bu nedenle, aynı türdeki Dünya dışı varlıklar tarafından eğitilmelerine rağmen seçilen insanların öğrendikleri şeyler farklılık gösterir. Ben sana felsefe öğreteceğim ve bu eğitim sen başarılı oluncaya kadar devam edecek!”

“Anlayamıyorum!” diyorsun “Nasıl olacak bu eğitim?”

“Eğitim, tümüyle sohbetler halindedir! İnsanlara çoğunlukla, bir insan bedeninde aniden ortaya çıkıveren bir canlı olarak gözükürüz ve iletişimlerimizi sistematik bir şekilde yürütürüz. Eğitim süreci ise, seçilen insanın anlama kabiliyetine bağlı hızda ilerler.

Gelelim eğitimin ne şekilde gerçekleşeceğine! Eğitim sistemimiz genel hatları ile soru cevap ve sohbetler şeklindedir. Eğitimden sorumlu Dünya dışı varlık, seçilen kişiyle kendi belirlediği zamanlarda iletişim kurar, seçilen kişi derslerin ne zaman başlayacağını, ne zaman biteceğini ve derslerin konusunu önceden bilemez ve ne kadar isterse istesin kendi istediği zamanlarda kendisini eğiten Dünya dışı varlıkla iletişim kuramaz! Ancak eğitici varlık tüm bunları daha önceden planlamıştır ve her derste eğitmekle sorumlu olduğu kişinin durumu hakkında kendisinden üst makamlara bilgi vermektedir.”

Cem’in bu son sözleri iyice canını sıkıyor ve somurtuyorsun, yani sen istediğin zaman asla onunla görüşemeyeceksin, ancak o istediğinde görüşülecek! Uyuz herif, ne olacak! Sen bunları düşünürken Cem büyük bir hızla anlatmaya devam ediyor…

“Seçilen kişi, eğitici varlıkla genellikle bir dostluk ilişkisi içerisindedir ve çoğu zaman bu ilişki - üst makamların da bilgisi dâhilinde olmak kaydıyla - duygusal ilişki formatına dönüşebilir. Bu durum, eğitimin daha rahatlıkla ilerlemesine olanak tanır. Eğitici varlık, seçilen kişiye sadece «Evrensel Bilgiler» vermekle kalmaz, onun Dünya hayatı içinde karşılaştığı zorluklara da yardımcı olur fakat seçilen kişinin diğer normal insanlardan bir farkı olmadığını sürekli belirtir ve bu nedenle sorunları çözmek yerine, seçilen kişiye sorunlarını nasıl çözebileceği konusunda fikirler ve ipuçları verir.    

Seçilen kişinin eğitimi sürdürememesi durumunda eğitime derhal son verilir. Onunla ilgilenmekle görevli varlık tüm iletişimi keser ve daha sonra asla iletişim kurulmaz.

Sıklıkla karşılaşılan bir durum olmasa da bazen seçilen kişiler “Dünya hayatını” “Evrensel Sırlar’a” tercih edebilirler. Bu durumda eğitimi sürdürerek zaman kaybetmenin bir anlamı yoktur. Fakat genellikle seçilen insanlar çok sıkı bir elemeden geçirildikleri için, eğitim sürecinde yüksek başarı gösterir ve eğitimin devam etmesi için ellerinden geleni yaparlar.”

Hiç yorulmuyor Cem anlatırken, ama senin kafan iyice karışıyor tüm bunları duyduktan sonra! Bunları hazmetmenin kolay olmadığı bir gerçek ama Cem de çok acımasız davranıyor ve çok hızlı anlatıyor her şeyi!

“Hep bu kadar hızlı mı anlatacaksın dersleri!”  diye sorarak gülümsüyorsun.

“Hayır!” diyerek gülümsemene karşılık veriyor Cem, “Ama başlangıçta biraz fazla bilgi alman gerekiyor ki, diğer derslerde anlattıklarımı anlayabilesin! Evet, aslında haklısın bugünlük bu kadar yeter! Şimdi ben gidiyorum, sen de anlattıklarımı düşün lütfen, görüşürüz!” diyor ve aniden masadaki adisyonu alıyor, oturduğu sandalyeden kalkıp kasaya yöneliyor, gitmesini istemiyorsun!

“Peki, bir daha ne zaman görüşeceğiz?!” diye soruyorsun, kapı önünde onu uğurlarken.

“Zamanı gelince!” diyerek gülümsüyor Cem, “Zamanı gelince!”

Kahretsin! Seni binlerce cevapsız soruyla ve adını tam olarak koyamadığın bir kalp sızısı ile baş başa bırakarak cafenin kapısını çekiyor ve gidiyor!