Mutluluk Otobanları

Uzun zamandır süre gelen yalnızlığın ve bunaltıcı düşüncelerinin seni yorgun düşürdüğünün farkına varıp, oldukça uzun süreceğini iyiden iyiye belli etmeye başlayan ıssız geceye katlanabilmek için koyu bir kahve hazırlamaya karar verdiğinde gece şehrin üzerine kapkara bir tabut gibi örtülmüştü. Saatlerdir hiçbir şey yapmadan oturduğun tek kişilik yatağın üzerinden kalkıp mutfağa yöneldiğinde, elbette birazdan olacakların hiçbirisinden haberdar değildin…

Yolunu şaşırmış bir hayalet gibi mutfağa yavaşça girerek kahve makinesini açıyorsun, ayak parmaklarının üzerinde güçlükle sıçrayıp üst rafta duran kahve kavanozuna uzanarak, içinden üç koca kaşık kahveyi makineye koyuyorsun.

Kahvenin damla damla fincana süzülüşünü izlemekten sıkılıp, kızıla çalan uzun kumral saçlarını derin bir oflamayla arkaya doğru atıp, kolunu mutfak penceresinin kenarına dayayarak elâ gözlerini yukarılara doğru çeviriyorsun. Gökyüzünün aydınlığı dikkatini çekmiş olacak ki, hızla pencereyi açıp biraz daha yakından bakmak istiyorsun.

Gökyüzü, hiç görmediğin kadar güzel gözüküyor, oysa – henüz sen bilmesen de – Ekim’de İstanbul’un göğü sıklıkla bulut besler, puslu hava tüm şehrin damarlarına ağlamaklı bir hüzün zerk eder ve sonbaharın kendisini yeni yeni hissettirmeye başladığı günlerde, İstanbul semalarında tek bir yıldızı bile çıplak gözle görmek mucize sayılır. Buna rağmen sen, acı dolu derin bir nefesi ciğerlerinin derinliklerine hapsedip, başını pencereden biraz daha çıkararak, başını yukarılara doğru kaldırdığında gökyüzünün yıldız istilası altında kalmış olduğunu görüyorsun. Binlerce irili ufaklı yıldız yan yana dizilmiş, sanki resmigeçit yapıyorlar… Gel gör ki, tüm bu yıldızlardan en parlak olanı bir an için gözüne çarpıveriyor ve bu yıldız sanki sana göz kırpıyor! Bunu düşünerek tatlı bir gülümsemenin yüzüne yayılmasına izin veriyorsun ve sen de yıldıza göz kırpıp selam vererek hızla perdeyi çekiyorsun…

Kahve makinesine cömertçe boca ettiğin acı kahve parçacıkları, fokurdamış suyla aynı fincan içerisinde buluşmuş, çoktan fincanın hacmini zorlamaya başlamışlar bile… Kahve fincanını taşmaya ramak kala makinenin altından çekip almayı başarıyorsun ve yavaş adımlarla mutfaktan çıkıp, bomboş evin karanlık koridorundan eve girmiş bir yabancı gibi ürkek adımlarla geçerek, yalnızca ufak bir masa lambasının aydınlatmak için var gücüyle çırpındığı loş odana geri dönüyorsun. Odanın ışığını açmayı düşündüysen de çarçabuk vazgeçerek, dış dünyayla bağlantını kurmanı sağlayan tek şey olan odanın penceresinin kenarına yerleştirilmiş yatağına uzanıyorsun, kahve fincanını iki avucunun arasında kavrayıp, yavaşça dudaklarına doğru götürüyorsun.

Fincandan yükselen acı ve ılık buğu tüm yüzünü bir tül gibi örterken, mutfak camından gökyüzüne bakarken sana göz kırpan o güzel yıldızı hatırlıyorsun.

Bu koca şehirde ilk kez o yıldız sevgiyle göz kırptı sana. Gerçi İstanbul’a geleli daha 20 gün oldu ama yine de bu yıldızdan başka hiç kimse sana yalnız olduğunu unutturmak için bir şey yapmadı o ana kadar…

Üniversiteye daha yeni başladın, 20 gün önce Amasya denen cehennem şubesinden kurtuldun ve Hukuk fakültesindeki eğitimine başlamak üzere İstanbul’a taşındın. Zaten yıllardır bunun için gün sayıyordun; yani o küçük taşra kentinden kurtulmak için! Seni anlayan bir tek insan bile yoktu çünkü o küçük çevrede… Oysa doğduğun ve hayatının en güzel yedi yılını geçirdiğin Ankara ne kadar da güzel bir şehirdi. Oynadığın o mutlu oyunlar, dertsiz tasasız arkadaşlıklar, ailecek yenen o mutlu akşam yemekleri, hepsi ama hepsi siz Amasya’ya taşınırken Ankara’da kalmıştı sanki… Taşınırken, seni mutlu eden hiçbir şeyi beraberinizde götürmemiştiniz!

Ya da sen büyümüştün artık; hayatın üstünü örten o tozpembe örtü bir anda gözlerinin önünden kaldırılıvermiş, hayatın çirkin yüzü ile yavaş yavaş tanışmaya başlamıştın. Elbette sen bu gerçeği kabullenmek yerine, suçu yaşadığın, yani yaşamak zorunda bırakıldığın şehre atmayı tercih ediyordun. Belki de sırf bu yüzden, orada geçirdiğin her an Ankara’ya geri dönmeyi hayal ederek yaşamıştın. Ankara’da olsaydın, bunca acı çekmeyecektin; sana göre! Büyük şehirlerde insanlar farklı düşünürlerdi; büyük düşünürlerdi! Yani küçük bir taşra kentinde yaşayan ve büyük şehirleri yalnızca renkli televizyon ekranlarından tanıyan her genç böyle olduğuna inanırdı; ta ki o büyük şehre gelinceye kadar!

O çok özlediğin Ankara’ya dönmek için senelerce elinden geleni ardına koymamıştın ancak kader seni İstanbul’a sürüklemişti… Özlediğin gerçek şey Ankara değildi elbette; Ankara’nın fonunu süslediği mutlu çocukluğundu. Yoksa her şehir hemen hemen aynıdır; ama bazı şehirler mıknatıs gibi kendisine doğru çekiyorsa bazı insanları, bu, o şehrin güzelliğinden ya da farklılığından değil, o şehirde yaşanmış ya da yaşanacak olanlar yüzündendir.

İstanbul’a gelirken, seni yıllardır durmak bilmeden kovalayan paranoyalarının, daha da güçlenerek seninle aynı otobüse bineceklerini elbette biliyordun! Bu yüzden, bir evi hiç tanımadığın insanlar yerine yalnızlıkla bölüşmeyi tercih etmiştin; hem de paranoyanın güçlenmek için kullandığı en önemli besinin yalnızlık olduğunu bile bile… Daha 12 yaşında küçücük bir kızken seni yakalayan paranoya denen bu kapan, her geçen gün gücüne biraz daha güç katmış ve sana dünyayı dar etmeyi başarmıştı. İstanbul’a geldiğinde ise artık istisnasız hiç kimseye güvenmiyor, her şeyden had safhada şüphelenmeyi hayatta kalmanın en önemli kuralı sanıyordun.

Bu yüzden, maddi anlamda daha fazla sıkıntı çekmeye bile razı olmuş ve İstanbul’da yalnız başına bir eve yerleşmiştin.

Şimdi, uzandığın yatakta sırtını duvara yaslamış, kahveni yudumlarken bile hâlâ Ankara’yı düşünüyorsun. İstanbul kuşkusuz daha soğuk bir şehir; iklimi değil belki ama insanları buz gibi! Herkes birbirinden korkan, zavallı paranoyaklara dönüşmüş sanki! Yeni bir yaşama başlama umudu ile bu şehre gelen sen, artık Amasya’da iken bile daha rahat ve mutlu olduğunu düşünmeye başladın; hiç değilse orada tanıdığın insanlar vardı, sahte de olsa gülümseyen yüzlerle karşılaşırdın. Burada ise günlerdir okula gidip gelmene rağmen, daha hiç kimsenin adını bile bilmiyorsun… Kimsenin seninle konuşmaya yanaşmadığı bu kocaman şehirde, kendini konuşulan dili bilmediğin bir ülkede yaşıyor gibi hissetmeye başlayalı çok oluyor…

Hukuk Fakültesi de zaten senin kendi seçimin değildi. Etrafındaki tüm insanlar birleşmiş gibi “Hukukta iyi para olduğunu” söyleyip, senin üniversite tercih formunu yalnızca parayı ön plana koyarak doldurmuşlardı. Oysa sen uzun zamandır felsefe eğitimi almak istiyordun. Bunu söylemeye kalkıştığında herkes sana gülmüş, “Felsefe karın doyurmaz!” diyerek sana engel olmayı başarmışlardı. Haklıydılar, her şey para için yapılmalıydı, insana felsefe değil para gerekliydi! Çünkü artık herkes unutmuştu felsefe olmaksızın sahip olunan paranın değersiz bir kâğıt parçasından ibaret olduğunu!

“Felsefe olmayacaksa eğer neresi olursa olsun!” diye düşünerek tercih formunu öğretmenlerinin ellerine tutuştururken, yalnızca boğucu ailenden ve arkadaş çevrenden kaçmak ve bu işkenceden artık bir an önce kurtulmak istiyordun.

Anlaşılamamaktan daha büyük bir işkence olabilir miydi? Olamazdı tabii!

İşte istediğin gerçekleşmişti, hiç ders çalıştığına şahit olunmamış olmasına rağmen zaten her zaman oldukça başarılı bir öğrenciydin ve sınava girdiğin ilk sene ülkenin en iyi Hukuk Fakültelerinden birini kazanman sen de dâhil hiç kimseyi şaşırtmadı. Sınav sonucunu öğrenip Ankara’ya dönemediğini anladığında tek tesellin o sıkıcı insanlardan kurtulmuş olmandı. Elbette henüz İstanbul’da sıkıcı olmayan insanların soyunun tükenmek üzere olduğunun bilincinde değildin.
Eğer İstanbul’u televizyondan gördüysen gerçekten sana güzel bir şehir gibi gözükebilir. Bu yüzden metropoldeki insanların çok daha farklı olduklarını ve seni anlayacak birilerinin bulunduğunu düşünüyordun; bu ütopik düşüncelerin, İstanbul otobüs terminaline inmenin üzerinden daha iki saat bile geçmeden kafandan uçup gitti ve yerini sonu gelmez bir yalnızlık hissine bıraktı.

Şimdi, bu hüzünlü Ekim akşamında, her şeyden çok konuşmaya ihtiyacın olduğunu düşünüyorsun: seni anlayabilecek herhangi birileriyle! Tabii, bu bomboş evde, bu bomboş şehirde ve bu bomboş dünyada seni anlayabilecek tek bir insan bile yok! Bu korkunç gerçek aklına gelince, acı dolu bir iç çekmeyle saçlarını geriye doğru atıyorsun, bitmiş kahve fincanını yere bırakıyorsun ve yatağın yanında duran deftere doğru uzanıyorsun.

Senelerdir kendini kimseye anlatamadığından kâğıtlara nefretin nasıl kusulacağını çok iyi öğrenmiştin. Ufacık ellerine büyük bile gelen bu defter tek dostundu artık senin. Tüm şiirlerin, şiirsel yazıların, anıların, düşüncelerin, düşlerin, rüyaların, kime yazdığını bilmeden karaladığın aşk mektupların… Hepsi ama hepsi bu kara kaplı defterin içinde saklıydı. Bu defter, en önemli sığınağındı senin, sayfalarının yarısından fazlası hüzün ve acıyla yazılmış ve çoğu yerin üzeri karalanmış bölük pörçük yazı parçacıkları ile kaplıydı. Geri kalan kısmındaki kâğıtlar ise aynı şekilde, acının her türlüsüne yalancı şahitlik yapmak için sabırsızlıkla bekleşiyordu…

Her zamanki derin ızdırapla defterin bez cildini aralayıp, son kaldığın yeri açtığında, bir anda büyük bir korkuya kapılarak yerinden sıçrayıp, sağına soluna bakıyorsun. Ardından ürpertici derecede büyümüş gözbebeklerini yeniden defterin üzerine çeviriyorsun.

“Yalnızlık doldurmuşsun sen
göğüs boşluğuna!
Kurut artık gözlerindeki ayrılık çeşmesini,
ve çık gerçek mutluluk otobanına!
Unutma!
Çıktığın bu otoban, acı ile asfaltlanmıştır:
Acı çekmeden varılmaz mutluluk diyarına!”
10.10.2003 / 10:10 P.M.

Tekrar şaşkın gözlerle etrafını tarıyorsun. Bu yazı neden, ne zaman, kim tarafından ve nasıl yazılmış olabilir?

Defter hep senin yanındaydı ve hem bu yazıyı asla yazmadığından hem de ömrün boyunca hiç yeşil bir kalem kullanmadığından eminsin. Defterdeki dizeleri bir kez daha dikkatlice okuyorsun. Dizelerin en altında bir de tarih var. Ayın kaçı olduğunu düşünerek hızla yataktan fırlıyorsun, bir elinde defterle odanın ışığını açıp, küçük çalışma masasının üzerindeki masa takvimine bakıyorsun. Günlerden Cuma olduğunu hatırlıyorsun, öyleyse ayın onu, yani bu esrarengiz yazı daha bugün yazılmış olmalı; hem de bugün evden hiç çıkmamış olmana rağmen. Zaten dün gece de bu deftere yazılar yazmıştın! Daha önce bu yazıyı görmemiş olman mümkün gözükmüyor; mutlaka yeni yazılmış olmalı.

Bu düşünceler içinde elinde tuttuğun deftere bir kez daha bakıyorsun, ama hayır, bu olamaz: sayfada en ufak bir yazı işareti bile yok! Sayfa, üzerine yazılmaya hazır, bembeyaz bir gelinlik gibi sana gülümsüyor. Hayal gördüğünü düşünüp, ışığı kapatıyorsun ve yatağına oturarak defteri eline alıyorsun. Bu kez daha da garip bir şeyle karşılaşıyorsun; az önceki yazı olduğu gibi gözlerinin önüne seriliyor. Hızla kalkıp ışığı yeniden açıyorsun; yazı kayboluyor ve ışığı kapatır kapatmaz yazı yeniden ortaya çıkıveriyor.

Ve böylece çok geçmeden olayın sırrını çözüyorsun: Yalnızca karanlıkta okunabilen bir yazı bu! Sırrını çözdüğünü düşündüğün şeyin, aslında ne kadar büyük bir gizem perdesi ile örtülü olduğunu ilk kez o an anlıyorsun.

Gözlerini yeniden defterin üzerinde simli bir gece kıyafeti gibi parıldayan dizelere çevirip, tarihi kontrol ediyorsun. Evet, tam da bugün yazılmış. Tarihin yanında saat bile var. Gece onu on geçe yazılmış. P. M. Gece miydi yoksa gündüz mü?

Kısa süren bir tereddütten sonra gece olduğuna karar verip, kolundaki saate bakıyorsun, saat onu çeyrek geçiyor!

Bu yazı beş dakika önce mi yazılmış yani? Bu kesinlikle mümkün değil; beş dakika önce tam burada, yatağın üzerinde ayaklarını uzatmış kahveni yudumluyor olduğunu çok net bir şekilde hatırlıyorsun ve tarih kısmının değilse bile saat kısmının büyük bir ihtimalle yanlış yazıldığına karar vererek kendini avutmaya çalışıyorsun ama bunu pek de inandırıcı bulmuyorsun. Kesinlikle garip bir şeyler oluyor…

Defterine yazılmış dizeleri tekrar tekrar okuyorsun ve her şeyden çok tarihte durmadan tekrarlanan 10 rakamı dikkatini çekiyor. Evet bugün Ekimin onu, Ekim de takvimin onuncu ayı ve  - eğer gerçeği söylüyorsa – bunu yazan tam da onu on geçe yazmış! Bu hiç de kör tesadüfe benzemiyor; mutlaka planlanarak yapılmış olmalı!

Bunları düşünerek, meraklı ve bir o kadar da şaşkın bakışlarını bir kez daha dizelerin üzerine çeviriyorsun. Dizeler gerçekten de seni anlatıyor gibi gözüküyor. Peki, nasıl çıkılacak bu mutluluk otobanına? Kim yazdı bu gizemli yazıyı, senin herkesten sakladığın gizli defterine aydınlıkta okunmayan yeşil bir kalemle ve nasıl bir mutluluktan söz ediyor?!

Acı, diyor, acı çekmeden varılmaz mutluluk diyarına! Zaten sen senelerdir, acıların her türlüsü ile tanışmış başarılı bir mazoşizm profesörü değil misin? Daha tanışacak acılar mı var hayatta?!

Hayır, ne kadar düşünsen de artık daha fazla acı çekemeyeceğine karar veriyorsun. Şu ana kadar zaten en beterlerini çektin ve ötesi yok! Peki, mutluluk diyarı neresi? Bunca çekilen acıya mükâfat olarak daha fazla acı çekmen mi öğütleniyor sana? Peki, kim bu öğüdü veren? Sanki mutluluk diyarı diye bir yer mi var Dünya haritasında? Sanki mutluluğun formülünü bulmuş gibi bir de utanmadan reçete yazmış bilinmez bir insan senin defterine ve sen çok bozuluyorsun bu duruma! Neler oluyor?! Bilmiyorsun, hiçbir şey bilmiyorsun!

Tüm geceyi ve hafta sonunu bu cevapsız soruları bir yanıt bulmaya çalışarak, büyük bir panik içerisinde geçiriyorsun ve Pazar gecesi sabaha karşı uykuya dalmış olmana rağmen, uyandığında İstanbul’u yeni bir haftaya başlamış buluyorsun.

Hızlı bir kahvaltı ve her zamanki gibi koyu bir kahveden sonra hazırlanıp okula gitmek üzere evden çıkıyorsun. Evden çıkarken aslında hiç dışarıya çıkartmadığın o kara kaplı defteri de yeni bir mesaj yazılabileceğini düşünerek çantana koyuyorsun. Cuma gecesinde yazılan o esrarengiz mesajdan sonra yüzlerce kez bakmana rağmen yeni hiçbir şey yazılmadı ve her an yazılabilir…

Erkenden başlayan dersler, öğleden sonra iki civarında bitiyor. Bütün dersler boyunca sessizce oturuyorsun ve hâlâ hafta sonunda yaşadıklarını düşünerek tüm bu olan bitenlere bir anlam vermeye çalışıyorsun. Dersler bitince de erkenden eve dönmektense, kampusun ortasındaki geniş havuza doğru yavaş adımlarla yürümeye başlıyorsun.

Yürüdüğün ağaçlıklı yol, sonbaharın şehrin üzerine tüm haşmetiyle çöktüğünü belli etmek istercesine, sararmış yapraklarla kaplanmış ve oldukça güzel görünüyor. Rüzgâr, hafiften çiselemeye başlayan yağmur damlalarını yüzüne ve saçlarına serpiştirirken adeta sana doğanın güzelliğini iliklerine kadar hissettirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. 

Etrafta güzel manzaranın dışında dikkati çeken en önemli şey güpegündüz kampusun orta yerinde hiç kimseciklerin gözükmüyor oluşu. Etrafına birkaç kez dikkatlice bakmana rağmen hiç kimseye rastlamadan kampusu pırlanta bir taç gibi süsleyen geniş havuzun karşısındaki banklardan birisine oturuyorsun. Burada da kimse yok! Havuza yakın pek bina da yok zaten; böylece güzel taşlarla özenli bir şekilde süslenmiş havuz manzarası, söğüt ve çınar ağaçları ile kaplı yolla birleşiyor ve gerçekten de çok etkileyici görünüyor…

Çantandan defterini çıkartıp, hem yeni bir mesaj yazılıp yazılmadığını kontrol etmeyi hem de yazılmamışsa bile şu güzel manzara da tek başına otururken bir şeyler karalamayı planlarken, banka hiç tanımadığın – zaten şehirde henüz hiç kimseyi tanımıyorsun -  birisi, izin isteme gereği bile duymadan oturuveriyor…