Dünya’ya Açılan Pencereler

Binlerce soruyu arka arkaya sıraladığın o uzun gecenin sabahı yine erkenden okula gidiyorsun ama gel gör ki öğleden sonraki derslere bile girmeden, soluğu okulun kütüphanesinde alıyorsun…Okula geldiğinden beri ikinci kez geldiğin kütüphane binası, beş kat üzerine kurulu geniş bir yapı ve bazı dedikodulara göre 47.000 kitap içeriyor. Sen ise bu kez başına gelen bu garip olayların doğurduğu sorulardan en azından birine anlamlı bir yanıt aramak için geldin kütüphaneye.

Öncelikle ansiklopedilerin olduğu raflara göz atıyorsun, parmaklarını kalın ansiklopedilerin bez ciltlerinde kısa bir süre gezdirdikten sonra bir cildi hızla çekip alıyor ve rafların yakınındaki masalardan birine oturuyorsun. Önce etrafına geniş bir korkuyla bakınıyorsun, yasadışı bir iş yapıyormuş gibi hissediyorsun kendini ve görüldüğü kadarıyla senin bulunduğun ikinci katta kütüphane görevlisi iki – menopozlu -  kadın ve birkaç öğrenci haricinde kimse yok.

Geniş salona hükmeden derin cenaze sessizliğini ansiklopedinin cildini açarak bir süreliğine de olsa bozarak, sayfaları hızla çevirdikten sonra aradığın maddeyi bulup, sağ elinin işaret parmağını maddenin üstüne koyuyor ve sessizce dudaklarını kıpırdatarak okuyorsun:

Sirius: Büyük Köpek takımyıldızının alfa yıldızı. Kadiri -1,6. Uzaklık 8,6 ışık yılı. Sirius, gökyüzünün en parlak ve Dünya’ya en yakın yıldızlardan biridir. Yörüngesini 49,9 yılda dolanan bir de yoldaşı vardır. Bu yoldaş Sirius B adı verilen ve Sirius’dan 10.000 kez daha az ışıklı bir beyaz cücedir. (-> Canicula ) “

Bunları okuduktan sonra elindeki kalemi dudaklarına doğru götürüp, düşünmeye başlıyorsun. Cem denen o esrarengiz adamın en azından bir konuda doğruyu söylediğinden eminsin artık. Gerçekten de gösterdiği yıldız gökyüzünün en parlak yıldızıydı. Peki, Cem o yıldızın adını nereden biliyordu? Belki de Astronomi okumuştur! Bunu bilmek için ille de uzaylı olmaya gerek yok, değil mi?!

Sen dalgın dalgın bunları düşünürken alçak bir sesle irkilip, korku dolu şaşkın gözlerini hızla sağ tarafına çeviriyorsun. “Hayır,” diyor Cem pis pis sırıtarak, “Astronomi Fakültesi’nde Düşünce Okumaya Giriş dersi yok!”

“Buraya nasıl girdin?” diye soruyorsun, “Buraya girebilmen için öğrenci olman gerekir!”

“Öğrenci olman ya da duvardan geçebilmen…“ diye düzeltiyor Cem gülümseyerek elindeki kalın bir cildi sana uzatırken…

Uzattığı siyah bez cilt oldukça eskimiş duruyor, Cem’in açtığı kısma parmağını koyarak cildin üzerine baktığında tanıdık bir isimle karşılaşıyorsun. Elindeki Bilim ve Teknik dergisinin 1980 yılına ait sayılarının toplandığı bir cilt ve Cem’in açarak sana gösterdiği sayfa, ülkenin en saygın bilim dergisinde yayınlanmış bir makaleden başka bir şey değil.

Gözünü yeniden makaleye çevirdiğinde ise daha garip bir şey görüyorsun. Kocaman harflerle “Evrenden Dünyamıza Açılan Pencereler” yazıyor başlıkta. Başlığa baktıktan sonra makalenin uzunluğuna bakmak için sayfayı çevirdiğinde çok daha büyük bir şaşkınlık yaşamana neden olacak bir şeyle karşılaşıyorsun: Sayfanın üzerindeki büyük çizimde üç daire var. Bunlar Sirius A, Güneş ve Sirius B’yi tasvir ediyor. Yeniden makalenin ilk sayfasını açtıktan sonra karşında oturmuş sessizce sana bakan Cem’e dönüyorsun.

“Nedir bu?” diye soruyorsun.

“Bir makale,” diyerek gülümsüyor Cem, “okuman kafandaki soruları cevaplamana biraz olsun yardımcı olabilir… Belki…”

Yeniden gözlerini makaleye çeviriyorsun ve her cümleden sonra biraz daha şaşırarak makaleyi bir çırpıda okuyup sorularını yöneltmek üzere kafanı Cem’e çeviriyorsun ama karşında hiç kimseyi göremiyorsun. Daha şimdi karşında oturan Cem nereye kaybolmuş olabilir ki? Telaşla etrafına bakınıyorsun ama Cem’e dair hiçbir şey bulamadıktan sonra hızla masanın üzerindeki ansiklopediyi alıp yerine bırakıyor ve Cem’in sana verdiği makalenin bulunduğu cildi alıp hızlı adımlarla alt kattaki fotokopi odasına gidiyorsun. 5 sayfalık makalenin fotokopisini çekip cildi kütüphane görevlilerine teslim ettikten sonra düşünceli adımlarla kampusteki otobüs durağına doğru yürümeye başlıyorsun.
Makalede dikkat çekici en önemli nokta Sirius’dan bahsediyor oluşu değil, Türkiye’nin en önemli ve en saygın bilim dergisinde Sirius’da yaşam olabileceği gibi saçma bir şeyden bahsediliyor ve bununla ilgili Tevrat’tan örnekler veriliyor olması aslında... Hem de yayınlanma tarihi 1980! Bu makale tam anlamıyla dehşet verici!

Peki, Cem bunu nereden bulmuş olabilir ve bu makaleyi sana verdikten sonra nereye kayboldu? Hem senin kütüphanede olduğunu nereden biliyordu ki? Kampüse öğrenci olmayanların da girebilmesine rağmen, kütüphaneye sadece öğrenciler kimlik kontrolü ile kabul ediliyor. Peki, Cem bu engeli nasıl aştı? Belki de o da bu üniversitede okuyor! Peki hangi bölümde ve kaçıncı sınıfta?!

Sorular giderek çoğalıyor ve aynı zamanda da zorlaşıyor. Her sorunun yanıtı yeni binlerce soru daha doğuruyor ve sen artık gerçekten çıldırmak üzeresin.

* * *

Eve girer girmez aniden bastıran yağmurdan ıslanmış paltonu ve bereni askıya asıp mutfağa giriyorsun. Kendine bir kahve hazırlayarak odanın camının kenarında duran kalorifer peteğine oturarak düşünmeye devam ediyorsun...

Eve geldiğinden beri cevapsız sorular beynini kemirip duruyor. Mutfağa girip yiyecek bir şeyler hazırlarken o salak Cem yüzünden parmağını kesiyorsun. Gerçi önemli bir şey yok, ufacık bir sıyrık ama olsun, yine de kızıyorsun Cem’e. Senin canın tatlıdır ve kimse senin canını yakamaz.

* * *

Cem’le kütüphanede karşılaştığınız o günün üzerinden tam 2 koca gün geçti ve heriften en ufak bir haber bile yok! Ama sen hâlâ her 10 dakikada bir siyah kaplı defterine bakıyorsun; hiçbir şey yazılmıyor oluşu her defasında canını biraz daha sıkıyor. Okulda da durmadan etrafına bakınıp duruyorsun zaten; iri – elâ gözlerin her yerde onu arıyor. Ama herif yok; sırra kadem bastı! Sanki hiç gelmemiş gibi, sanki defterine o garip mesajı hiç yazmamış gibi; toz oldu ve gitti!

Şimdi saatler hızla geceye doğru çevirirken yüzlerini, yatağının üzerinde bağdaş kurmuş, oflarla pufları birbirine selobantlıyorsun. Bu Cem giderek daha fazla sinir bozucu olmaya başladı. Her şeyi garip bir muamma olan bu adamın senin hayatında ne işi var?! Bunu çözebilmiş değilsin, bildiğin tek şey onun seni şeffaf bir mıknatıs gibi kendisine çektiği…

Oturmuş, karanlığın ortasında onu düşünüyorsun! Onun sana şu garip mesajda bahsettiği mutluluk otobanını, Sirius da yaşam olup olmadığını ya da Felsefe Okulu zırvalığını falan değil, doğrudan Cem’i düşünüyorsun! Kabul etmemek için kendini ne kadar zorlasan da hayatında hiçbir erkek seni bu kadar etkilemeyi başaramamıştı; hem de bu kadar kısa bir sürede!

Onu düşünüyorsun demektense, aklından çıkartamıyorsun demek daha doğru olacak. Çünkü onu düşünmek istemiyorsun, sanki bir şeyler sana onu zorla düşündürüyor. Aşık mı oluyorsun yoksa ona?! “Hıh!” deyip ufacık parmaklarınla saçlarını geriye atarak, başını sola doğru hızla çeviriyorsun.

“Bir görüşte aşık mı olucam yani?!” diye kendi kendine mırıldanıyorsun ve içine kocaman bir ateş düşüveriyor.Kendinden utanmasan ağlayacaksın ama sinirden mi üzüntüden mi belli değil!

En sonunda bu sıkıntılı ruh halinden biraz olsun sıyrılabilmek için yataktan kalkıyorsun.

Üstünü değiştirsen iyi olacak, hava soğumaya başladı. Yan odaya giriyorsun, ortalık darmadağın! Kıyafet yumağı arasından bir şeyler seçmeye çabalıyorsun. Kıyafetler arasında boğuşurken gözüne annenin sana aldığı pembe pijama çarpıyor. Annen seni hâlâ küçük bir kız çocuğu sandığı için gidip kalpli malpli pembe bir pijama almıştı ve sen de bunu hiç giymemiştin. Bunu senin çantana neden koyduğunu hâlâ anlayabilmiş değilsin. Çünkü sen bu pijamadan her zaman nefret ederdin ve annen de bunu çok iyi bilirdi. Eline alıp aval aval pijamaya bakıyorsun: bunun içinde çok salak bir kız gibi duracağını düşünüyorsun. Ama nedense kıyafetler arasından çekip sonunda onu giyiveriyorsun. Belki de salak gözükmeye ihtiyacın var. Ardından banyoya gidip aynaya bakıyorsun ve yüzüne gülücükler yayılıyor. Gerçekten çok salak gözüktüğünü düşünüp kendine gülüyorsun.

Bir fincan daha kahve hazırlayıp odana geri döndüğünde sıkıntın biraz daha artıyor sanki. Yapayalnız kaldığını hissediyorsun. Bu his senin için diş ağrısı gibidir zaten; ara ara tutar, en olmadık zamanda aklına gelip canını yakar ve sonra aniden ortadan kaybolur.

Cem belki seni bu yalnızlık hissinden kurtarabilir. Bunu düşünerek rahatlamaya çalışıyorsun. İnanılmaz bir şey ama sahip olduğun o yüce paranoyaya rağmen, sadece birkaç saat konuştuğun bir adama güveniyorsun; hem de bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilmediğin bir adama… Lanet olsun! Ne yapıyorsun sen?! Gözlerin faltaşı gibi açılıyor korkudan! Nesine güveniyorsun ki sen bu herifin?! Ya yalancının tekiyse?! Ya seri katilse?! Psikopatsa?! Aman Allah’ım! Yine büyük bir korku kaplıyor içini! Nerden çıktı ki bu herif?! Lanet olsun!

Dakikalardır elinde tuttuğun kahve fincanını dudaklarına doğru götürdüğünde, dilinden midene doğru ekşi bir tat akıyor. Mideni allak bullak eden bu rezalet tadı bir an önce unutmaya çabalayarak fincanı hızla yere bırakıyorsun. Bu sırada kahveni soğutacak kadar dalgın olduğun anların ne kadar az olduğunu hatırlayarak Cem’e bir kez daha kızıyorsun.

Ve ardından İstanbul’daki bir evde yapayalnız bir insan gece vakti ne yapabilirse sen de onu yapıyorsun; yani yatağına girip yorganı üzerine çekiveriyorsun. İçinde hâlâ uyuyabileceğine dair batıl bir inanç var, o inanca sımsıkı sarılıp, yüzünü pencereye dönüyor ve gözkapaklarını sımsıkı kapatıyorsun…

Hava giderek daha da soğuyor. Daha Ekim’in ortasında ev soba yakılacak kıvama gelmiş durumda. Senin bünyen alışık değil böyle soğuğa, ayaza! Gerçi Ankara buradan çok daha soğuktur şimdi! Neyse!

Apartman yöneticisi olduğunu iddia eden tırlak bir yaşlı kadınla karşılaştın dün okula giderken ve sana kaloriferlerin ay sonunda yanmaya başlayacağını, bu yüzden yakıt parasını bir an önce ödemen gerektiğini söyledi. Yakıt parası ödeyecek olmana mı yoksa o tımarhaneden yeni çıkmış gibi gözüken kadınla tanışmış olmana mı sinirleneceğine karar veremedin. Kısa süren bir kararsızlığın ardından ikisine birden içinden küfürler yağdırarak bu sorunu da atlattın.
Şimdi yorganın altında bile üşürken, bu durumun iki hafta daha sürebileceğini düşünerek yönetici kadına bir okkalı küfür daha sallıyorsun.

Saat çoktan gece yarısına yaklaştı ama sen hâlâ yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp duruyorsun. Uyurken de çok dönersin zaten yatakta. Hatta annen sık sık “Seninle evlenecek adama Allah sabır versin!” diye dua ederdi bu yüzden.
Aklına takılan Cem’i düşünmemeye çalıştıkça, onun yokluğunu daha derinden hissettiğinin farkına varıyorsun. Acaba Cem uzaktan da düşünce okuyabiliyor mu?! Eğer yapabiliyorsa bunun sonu hiç iyi değil! En azından senin açından….
Birkaç dakika daha yatakta öyle aptal aptal yatıp Cem’i düşündükten sonra, neden yaptığını bilmeden, “Uzaktan da düşünce okuyabiliyor musunuz acaba Cem bey?” diye soruveriyorsun. Odada senden başka kimse olmamasına rağmen bunu neden sesli olarak söylediğine bir anlam vermeye çalışıyorsun ama beceremiyorsun! Ve yine yüksek sesle “Tabi ki yapamıyorsun!” diyorsun sinirle karışık bir ürpertiyle.

Herhalde delirmeye başladın, artık kendi kendinle konuşuyorsun! Bu durum zaten sıkkın olan canını biraz daha sıkıyor ve derhal ağzının fermuarını çekiyorsun…

* * *

On – on beş dakika ya geçiyor ya geçmiyor, evin zilinin çalındığını duyarak yataktan fırlayıveriyorsun. Gecenin bu saati senin kapını kim çalıyor olabilir ki?! Bu dehşet soru tüm korkularını aynı anda aleve veriyor. Sen korkak ve sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşırken zil ikinci defa çalıveriyor.

Açmasan meraktan çıldırırsın, açsan karşına büyük bir tehlike çıkabilir. Ama merakına yenilerek bir anlık gaflete düşüyor ve kapıyı yavaşça aralıyorsun!

Saatlerdir karanlıkta durmaktan mahmurlaşmış gözlerin kapıyı açınca gördüğün manzara karşısında bir anda faltaşı gibi açılıveriyor: Cem bu!

“Aman Allah’ım! Senin ne işin var burada?!” diye soruyorsun hemen.

“Sorduğunuz soruyu yanıtlamaya geldim Nesrin hanım…” diyerek gülümsüyor ve herhangi bir davet beklemeksizin içeriye giriyor.

“Hangi soruyu?!” diye soruyorsun, evin dış kapısını apartmandan hiç kimseye duyurmamaya özen göstererek kapatırken.

“Evet,” diyor koridorun başında durup, “uzaktan da düşünce okuyabiliyorum!”

Eyvah! Eyvah! Eyvah! Elini şap diye alnına vurup avucunla kızaran yüzünü saklamaya çalışıyorsun. Cem ise karanlık koridordan ileriye doğru iki – üç adım atarak, eliyle koymuş gibi buluyor senin odanı. İçeriye girerek, odanın kapısında içeri girip girmemeye karar vermeye çalışan sana her zamanki o pis gülümsemesini fırlatıveriyor. Bu sıcak gülümsemeden cesaret alarak sen de odaya giriyorsun.

“Buyur otur…” diyorsun çalışma masasının kenarında duran ahşap sandalyeyi çekip ona doğru uzatarak ve sen de yatağın üzerine bağdaş kuruyorsun heyecandan pijamalarının paçalarından akan titremeyi gizlemeye çalışarak.

“Saat kaç?” diye soruyorsun kolundaki saate bakmak yerine…

Cem ise saate falan bakmadan ezberden bir cevap veriyor sorduğun bu soruya: “00.57”

Verdiği saatin küsuratına sinirin bozuluyor, öyle olmadığını söylemek için gözünü kolundaki saate çeviriyorsun. Saat tam tamına 00:57!

“Çok enteresan…” diyorsun kaşlarını yukarı kaldırarak, aslında fena halde şaşırmış olmana rağmen şaşırmamış gibi yapmaya çalışman Cem’in gözünden kaçmıyor tabii…

“Nedir enteresan olan?” diye soruyor pis pis sırıtarak, “ Uzaktan bile düşünce okuyabilen bir adamın saati tam olarak bilebilmesi mi?!”

Bu herif bu kadar ûkala olmak zorunda mı sanki?!  Verecek herhangi bir cevap bulamadığın için başka bir şey söylemeyi tercih ediyorsun.

“Seni beklemiyordum doğrusu…”

“Gelmiş olmama pek sevinmişe de benzemiyorsun…” diyor bu kez somurtarak.

Yüz şeklini bu kadar çabuk değiştirerek bambaşka bir hale sokmayı nasıl beceriyor, bunu hiç çözemiyorsun. Herhalde uzun yıllar tiyatro eğitimi falan aldı! Mimiklerini çok iyi kullanıyor çünkü! Bu sırada onu kırmış olabileceğini düşünerek toparlamaya çalışıyorsun.

“Sevindim tabi,” diyorsun, “ ama şaşırdım da…”

“Seni şaşırtmayı seviyorum!” diyerek gülümsüyor.

Evet, en azından bundan eminsin! Bu adamın ne zaman, nasıl ve nerede karşına çıkacağı ve ne söyleyeceği asla belli olmuyor. Seni böyle şaşırtmaktan sadistçe bir zevk alıyor olduğu apaçık ortada.

“Bir şey içer misin?” diye soruyorsun biraz konuyu değiştirmeye çalışarak, biraz da içecek getirme bahanesiyle mutfağa kaçarak olan bitene bir anlam vermeyi planlıyorsun.

Yerdeki dolu kahve fincanını işaret ederek “Aynısından, lütfen…” diyor.

“Tabi, tabi…” diyerek gülümsemeye çalışıyor ve mutfağa gitmek üzere odayı terk ediyorsun.

Beş dakika kadar mutfakta hem kahve hazırlıyor hem de kafandaki tüm soruları alt alta diziyorsun. Öncelikle bu adam senin evini nasıl öğrendi? Seni takip mi etti? Peki, normalde bile düşünce okumak imkânsıza yakınken, uzaktan bir insanın düşünceleri nasıl okunabilir? Sen delirdin mi?! Kâbus mu tüm bu yaşadıkların?! Ve her şeyden önemlisi üzerindeki bu pembe pijamalarla çok mu salak gözüküyorsun?!
Soruların sonunu getiremeyeceğini anladığında kahveler çoktan hazırlanmış oluyor. İki fincanı tepsiye koyup, tezgâhın üzerindeki şekerliği de alarak odaya geri döndüğünde Cem’i senin kitaplarına bakarken buluyorsun.
“Güzel kitaplar…” diyor, her zaman ki alaycı gülümsemesiyle.

Teşekkür ederek elindeki tepsiyi ona doğru uzatıyorsun. Kahvesini alırken gözlerinin içine öyle bir bakıyor ki kalbin neredeyse yerinden fırlayacak sanıyorsun. O ise gayet sakin, oturduğu sandalyede bacak bacak üstüne atarak arkasına yaslanıyor ve kahvesinden ilk yudumu alıyor. Bu sırada sen de kahvene şeker atıp yatağa oturuyorsun.

“Kahve mükemmel!” diyor şaşırmış gibi yaparak.

“Afiyet olsun…” diye yanıt veriyorsun neredeyse kekeleyerek, sanki dilin bağlandı aklına söyleyebilecek hiçbir şey gelmiyor.

“Öncelikle,” diyerek garip bir açıklamaya başladığını belli eden o lanet olasıca ciddi yüz ifadesini takınıyor Cem, “senin hakkında çok fazla şey biliyorum ve evinin adresi bildiğim en basit şeylerden biri! Seni asla takip etmedim! Evini zaten biliyordum!”

Söyleyecek hiçbir sözünün olmadığının farkındasın. Onun hakkında düşündüklerinden utanarak susmayı tercih ediyorsun.

“İkincisi,” diyerek devam ediyor, “düşünce bir elektrik dalgasıdır ve her düşüncen anında uzaya doğru yayılır. Bir insanın yanında olman ya da Dünya’nın öbür ucunda olman hiçbir şeyi değiştirmez, önemli olan o insanın frekansını yakalamaktır.”

Söyledikleri mantıklı gelse de elbette Cem’in söylediklerine inanmak istemiyorsun. Zaten seni ilgilendiren de onun bahsettikleri falan değil, Cem’in bizzat kendisi. Bu nedenle o istediği kadar konuşsun sen sadece onun seni nasıl gördüğünü düşünmekle meşgul oluyorsun. Bir yolunu bulabilsen yan odaya sıvışacak ve en güzel elbiselerini giyip, süper bir makyaj yapacak ve bomba gibi geri döneceksin ama lanet olasıca pembe pijamalarının içine çakılıp kaldın ve herif makineli bir tüfek gibi hiç durmadan bir şeyler anlatıyor… Sıvışmanın mümkün olmadığına karar verdiğin sırada, Cem, biraz nefes almak için olsa gerek, kahvesinden kocaman bir yudum alıyor ve bir sigara yakıyor…

“Merak etmenize gerek yok Nesrin Hanım, pembe pijamalarınız içinde de oldukça güzel gözüküyorsunuz…”

Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun! Bir dikişte bitiriyorsun fincanında kalan tüm kahveyi ve utanmış gözlerini boynunla birlikte yere eğiyorsun!

Seni utandırdığını gören Cem, oturduğu sandalyeden yavaşça kalkarak sana doğru bir adım attığında, odayı aydınlatmak için çırpınan masa lambasının da önüne geçiveriyor ve oda iyice karanlıklaşıyor. Sen hala boynunu kaldırmadan olduğun yerde duruyorsun. Cem, çok yavaş bir adım daha atarak hemen yanına oturuyor ve usulca saçlarına dokunuyor. Bu sevecen hareketten cesaret alarak boynunu kaldırıyor ve yüzünü ona çeviriyorsun. Havuz başındaki ilk karşılaşmanızda göz göze gelişinizden beri yapmayı büyük bir özlemle beklediğin şeyi yapma fırsatı buluyor ve Cem’in büyüleyici gözlerinin derinliklerine tıpkı aptal bir kız gibi bakıyorsun! Nerdeyse sarhoş olmuş gibisin, o kadar rahatsın ki, kendin bile şaşırıyorsun, sen “Anlarsa anlasın artık!” diye düşünerek Cem’in gözlerinin içine bakarken, o hızla yaklaşıp yanağına küçücük bir öpücük konduruyor…

Ne yani hepsi bu mu?! Dudaklarını öpmeyecek mi bu herif?! Uzanıp sen mi öpsen acaba?! Biraz fazla cesurca bir hareket olmaz mı bu?! Herif istese öperdi seni, başka bir şey yapamaz zaten böyle bir ortamda bir kadınla bir erkek! Ama, ama, ama! Herif seni sadece yanağından gayet dostça öpüyor ve yavaşça bedenini yatağa ittirerek uzanmanı sağlıyor! Seninse elin kolun bağlanmış ve gözlerin boşluğa çakılıp kalmış durumda! Ardından yorganı yavaşça üzerine örtüyor ve saçlarını bir kez daha okşuyor! Ardından yataktan yavaşça kalkıyor ve “İyi uykular küçük hanım! En kısa zamanda yeniden görüşeceğiz!” diyor, odanın kapısını kapatarak dışarı çıkıyor, evin dış kapısının kapandığını da çok geçmeden duyuyorsun ve salakça bir hüzünle uykuya dalıveriyorsun!