Doğanın Kanununu Yazsam Yeniden

Çantandan defteri çıkartmak için sağ tarafına doğru eğildiğinde dikkatlice bakma fırsatı bulduğun bu yabancı, uzun ve gri, kalın kumaştan bir palto giymiş, esmer ve geniş omuzlu, yirmili yaşların ortalarında gösteren bir delikanlı… Bir an önce oradan kalkıp gitmeyi düşünsen de, kendini sanki banka çivilenmiş gibi hissediyorsun ve çantandan çıkarttığın defterin kapağını aralayarak, gözlerini delikanlının üzerinden çekmeye çabalıyorsun.

Etrafta hiç kimse gözükmemesine rağmen, bu herifte nereden çıktı şimdi? Neden gelirken ayak seslerini bile duymadın? Hem havuzun etrafındaki tüm diğer banklar bomboşken neden gelip senin yanına oturdu?

Sen bu cevapsız sorularla boğuşurken, yabancı, paltosunun iç cebinden çıkarttığı paketten bir sigara alıp, yan cebinden hızla çektiği çakmakla -  oldukça sert esmeye başlayan rüzgâra rağmen -  sigarasını ilk seferde yakıyor ve aldığı ilk dumanı dışarı üflerken aynı hızla çakmağı cebine geri koyuyor.

Tüm bunları göz ucuyla izlerken, deftere yeni bir mesaj yazılmadığını görerek defteri hızla kapatıp çantana geri koyuyorsun.

Yabancı, esrarengiz – ve etkileyici – bir şekilde, gözlerini havuzun ötesine uzanan ağaçlıklı yoldan hiç ayırmıyor ve paltosunu savuran rüzgâra hiç aldırış etmeden elindeki sigaradan derin nefesler alıyor.

Sen onun halinden iyice şüphelenip artık gitmeyi düşünmeye başladığın sırada yabancı dudaklarını aralıyor.

“Ankara kadar olmasa da, Amasya’dan daha güzel bir şehir İstanbul; ah, bir de yalnızlık olmasa!”

Şaşkın ve ürpermiş gözlerini, hâlâ ağaçlıklı yola doğru bakan yabancıya çevirip, aniden, “Bana mı dediniz?” diye soruyorsun; hem de bu cümlenin tümüyle seni anlattığını bile bile!

Yabancı, gözlerini yavaşça yoldan çekip, başını sana doğru çevirdiğinde göz göze geliyorsunuz. Birdenbire gözlerine değiveren açık kahverengi gözlerinden senin elâ gözlerine dolu dolu bir ışık akıyor…

“Sizden başka biri mi var burada? Bir etrafınıza baksanıza?!” diyor yabancı.

Gözlerini bu yabancı – ama gerçekten çok etkileyici – adamın gözlerinden güçlükle kopartıp etrafına bakıyorsun: Hiç kimse yok!

“Evet,” diye yanıt veriyorsun yabancıya neden dediğini bilmeden, “ daha güzel bir şehir burası!”

Yabancı, gözlerini yeniden yola dikmiş sessizce sigarasını içmeye devam ediyor, yavaş bir hareketle bacak bacak üstüne atıyor ve sana bakma zahmeti bile göstermeden etkileyici bir tonlamayla konuşmaya başlıyor:

“Gördüğüm kadarıyla hâlâ alışamamışsınız İstanbul’a, öyle değil mi Nesrin hanım?”

Bunları söyleyip, hiçbir şey olmamış gibi sigarasından son nefesi çekerek, izmariti yere atıyor ve üstüne basarak söndürdükten sonra, başını yavaşça hayret ve korkuyla kendisine bakan sana çeviriyor.

“Ne dedin sen?” diye soruyorsun büyük bir panik halinde bağırarak. Ve ekliyorsun: “Tanışıyor muyuz?!”

Yabancı, gözlerini yeniden sararmış yapraklarla kaplı yola çevirip, bakışlarını uzaklara dikerek oldukça rahat ve kendinden emin bir sesle karşılık veriyor. “Henüz değil…”

Ardından ondan beklenmeyecek bir hızla bakışlarını sana çevirip elini uzatıyor.

“Ben Cem…” diyor, sanki bu tüm muammayı açıklamaya yetiyormuş gibi…

Sen de, son üç gündür başına gelen her şeyden bu garip adamın sorumlu olduğunu ilk kez düşünerek, elini uzatarak onu selamlıyorsun. Ardından saçlarını hızlı bir hamle ile arkaya atarak, banka yaslanıyorsun. Meraklı bakışlarını, adını öğrenmene rağmen hâlâ senin için fazlasıyla yabancı olan bu genç adamın üzerinden çekemiyorsun.

“Çok zeki bir kızsın,” diyor genç adam tatlı bir gülümsemeyle yüzünü yumuşatmaya çalışarak, “ah, birazcık da sabırlı olsan keşke…”

“Sabırsız olduğum doğru,” diye yanıtlıyorsun bu ukalâca sitemi. Sen de gülümsemeye çalışıyorsun ama bir türlü beceremiyorsun. Bu sırada tekrar etrafına bakınıyorsun, hâlâ ortalıkta kimsecikler gözükmüyor. Bu tanımadığın garip adam paltosunun altından silahını çekip seni vuracak olsa tek bir Allah’ın kulunun bile ruhu duymaz, bunları düşünürken “özellikle de bu kadar esrarengiz bir durum söz konusuysa!” diyerek yarım kalan cümleni tamamlıyorsun.

Genç adam, gözlerini yeniden senin gözlerine çivileyip, “Korkmanıza gerek yok Nesrin hanım,” diyor, hızla paltosunu iki yana doğru açıyor ve sana gösteriyor, “ne paltomun altında bir silah var ne de sizi öldürmeyi düşünüyorum!” Ardından paltosunu bırakarak arkasına yaslanıyor.

Bu sözler senin içine zehirli bir zıpkın gibi saplanıveriyor. Bu garip yabancı, paltosunun altından bir silah çıkartıp seni vursaydı, elbette daha az şaşıracaktın! Ama bu adam düşünce okuyor olabilir mi?! Öyleyse elbette son derece tehlikeli!

Bu ürpertici düşünceleri zor bir yutkunma ile boğazından aşağıya doğru yuvarladıktan sonra gözlerini Cem’e – adı Cem’di, değil mi? – dikip soruyorsun: “Peki ne yapmayı düşünüyorsun?!”

Yabancı, elini yavaşça paltosunun iç cebine götürüp, paketten yeni bir sigara daha çıkartıyor ve ilki gibi hızla yakıyor; onu sessizce izleyen sen ise onun bu haliyle Amerikan filmlerindeki polislere çok benzediğini düşünüyorsun. Sanki garip bir Hollywood filminin tam ortasına düşmüş gibi hissediyorsun kendini.

“Mutluluk otobanına çıkmana yardım etmeyi…” diye yanıtlıyor Cem, sigarasının ilk dumanını dışarıya doğru üflerken, ardından yavaşça sana dönüyor ve ellerini çaresizliğini göstermek ister gibi iki yana açıyor, “Ama ne ben bir Amerikan polisiyim ne de bu bir Hollywood filmi!” diyor.

Bu adam iyice sınırları zorlamaya başladı artık, kesinlikle düşünce okuyor olmalı! Belki ilkini büyük bir şansla tahmin etmiş olabilirdi ama hiç kimse bunu ikinciye yapacak kadar şanslı olamaz! Bundan eminsin!

Bu yüzden, defterine o garip mesajı neden yazdığını sormak yerine, sinirli şaşkınlığını sesinin tümüne yayarak, “Sen düşünce mi okuyorsun?!” diye soruyorsun.

Cem, o sakin ve kendinden emin tavrından hiç ödün vermeden gülümsüyor ve “Belki de…” diye yanıtlıyor. “Belki de…”

Ne demek “Belki de…”?! Çok sinirleniyorsun bu cevaba ve hiç zaman kaybetmeden hemen polemiğe giriyorsun!

“Hiç kimse düşünce okuyamaz!” diyorsun, ama söylediğin bu söze şu an kendin bile inanmıyorsun. Sadece bir saat önce birisi gelip sana düşünce okuyan bir insanın varlığından söz etmeye kakışsaydı, yapacağın tek şey alaycı bir kahkaha ile cevap vermek olurdu ama şimdi karşında cidden düşünce okuyan bir insan oturuyor! Bunu düşündükçe tümüyle ürperiyorsun! “Aman Allah’ım!” diye bağırmak istiyorsun, “Aman Allah’ım!”

Bu sırada, “Neden?!” diye soruyor Cem pis pis sırıtarak, “Dün gece ben uyurken ani bir Anayasa değişikliği mi yapıldı yoksa?!”

“Hayır!” diyorsun, “ Bu Anayasal değil, doğal bir kanundur! Yani Doğanın Kanunu madde bilmem kaça göre, düşünce okumak imkânsızdır!”

“Öyle mii?!” diyerek alaycı alaycı sırıtıyor ve sigarasından derin bir nefes daha çekiyor Cem, “Acemi bir hukukçudan da ancak böyle bir yanıt beklenebilirdi zaten! Peki, nerede o Doğanın Kanunu? Sizin bölümün kütüphanesinde varsa, adresini alarak yazarına bir mektup yaz ve derhal o maddeyi değiştirsin; çünkü düşünce okunabilir, hem de çok kolaylıkla!”

Bir yandan söylediklerinden utanıyor, diğer yandan da bu esrarengiz adama biraz daha fazla ilgi duymaya başlıyorsun. Bu ne büyük bir meydan okuma böyle! Bir insan düşünce okuyabilseydi burada ne işi vardı; elbette gider gizli servis ajanı olur, paraya para demezdi! Ayrıca Hukuk’ta okuduğunu nereden öğrenmişti? Tabi ya, bu herif kesinlikle gizli servis ajanı olmalıydı! Bunu niye daha önce düşünememiştin ki?! Salaksın sen!

“Doğanın Kanunu yazılı bir kitap değildir; bunu sen de biliyorsun! Ama bu, hiç kimsenin düşünce okuyamayacağı gerçeğini değiştirmez!”

Cem, rüzgârın savurduğu paltosunu bacaklarının arasına sıkıştırıp, alaycı bir tebessümle seni baştan aşağı süzdükten sonra aralıyor dudaklarını.

“Çünkü okuyor olsa burada ne işi olur?! Gider gizli servis ajanı olup, çok iyi para kazanır, değil mi?”

Artık buradan kaçıp gitmek, hatta uyanmak ve her şeyi unutmak istiyorsun. Bu garip adam resmen düşünce okuyor! Yoksa bu da mı bir rastlantı?! Hayır, hayır! Bu adam gerçekten de düşünce okuyor olmalı! Bunun da elbette mantıklı bir açıklaması vardır. Burada kalıp her şeyi öğrenmek ve tüm bu saçmalıkları unutup eve giderek kahve içmek arasında gidip gelirken, konuyu farklı bir noktaya çevirmenin senin için daha faydalı olacağına karar veriyorsun.

- “Defterime o acayip notu yazan da sendin!”
- “Belki de…”

Anlamaya başladın artık olanları;  bu adam – her kimse artık – “Belki de…” diyorsa, bu “Evet.” manasına geliyor! Eli yüzü insana benzeyen, yolda görülse hiç şaşılmayacak bu adam senin karşında resmen Doğa Kanunları’na meydan okuyor ve sen sadece onun “Belki” lerine bir anlam bulduğun için seviniyorsun. Bravo sana! Mükemmelsin!

Adam düşünce okuyor, senin defterine hiçbir iz bırakmamayı başararak mesaj yazıyor ve daha kim bilir neler yapabiliyor! Ama sen hâlâ bu adamın ne yapmaya çalıştığını anlayamadın! Koyu bir kahve içsen büyük ihtimalle zihnin açılırdı!

“Evet,” diyor Cem, sen sessizce bunları düşünürken, “koyu kahve zihin açabilir! Neden gidip konuşmamıza kahve içerken devam etmiyoruz?”

Bir suçluyu azarlar gibi, “Sen düşünce okuyorsun!” diyorsun, hızla banktan kalkarken.

“Hayır,” diyerek gülümsüyor yavaşca ağaçlıklı yola doğru yürümeye başlayan Cem, “bu her şeyden önce Doğanın Kanununa aykırı!”

Bu adam tam bir baş belası! Hem düşünce okuyor hem de söylenen sözlerle karşısındakine saldırmak için hiç acele etmiyor! Evet, evet, kahve zihin açar; tabi hâlâ açılacak bir zihne sahipsen! Belki de delirdin, bu cevap, tek başına her şeyi açıklamaya yetiyor!

Bir yandan bunları düşünüyor, diğer yandan yavaş adımlarla yürüyen Cem’e eşlik ediyorsun. Bu sırada onun ayağa kalktığından beri çok daha çekici gözüktüğünü düşünmemek için elinden gelen her şeyi yapmayı da ihmal etmiyorsun. Bu inanılmaz, ama –bir rüyada değilsen ve henüz delirmemişsen – yanında yürüyen adam düşünce okuyor ve onu çekici bulduğunu öğrenmesinden daha kötü bir şey olamaz her halde!

Rüzgâr, sararmış yaprakların üzerinde birikmiş hüzün tortusunu sıyırıp, bunu ikinizin de yüzlerine eşit bir biçimde serpiştiriyor… Cem, bakışlarını yolun ilerisine doğru yöneltmiş, yavaş adımlarla ve sessizce ilerliyor. Ellerini uzun paltosunun yan ceplerine sokmuş, yalnız başına yürüyormuş gibi gözüküyor… Sen varmışsın yokmuşsun, adamın umurunda değil!

Yolun yarısını yalnızca ayaklarınızın altındaki kurumuş yaprakların hışırtıları ve rüzgârın melodik uğultusunu dinleyerek geçirdikten sonra Cem yalnız başına yürümediğini hatırlamışçasına aniden sana dönüyor ve konuşmaya başlıyor.

“Gerçekten öğrencilerim arasında en güzel olanı sensin…” Ardından pis pis gülümseyerek seni baştan aşağıya süzüyor ve bir cevap bekliyor.

Daha tanışmanızın üzerinden dakikalar geçmesine rağmen sana asılmaya başlamış olması seni fena halde rahatsız etse de güzel olduğunun bir erkek tarafından dile getirilmesi de gururunu gizli gizli okşuyor.

Ama bunları düşünecek durumda değilsin çünkü senin onun öğrencisi olduğundan bahsediyor. Bu da nerden çıktı şimdi?! Güzellik konusundaki zaafını kullanarak bunu çabucak yutturmaya çalışıyorsa eğer büyük bir hata yapıyor olmalı, sen bunu yutacak kadar aptal bir kız gibi mi gözüküyorsun?! Hıh!

Bir anda durup sinirle Cem’in hâlâ gülümseyen yüzüne bakıyorsun ve çıldırmak üzere olduğunu belli eden bir yüz ifadesi ile bağırmaya başlıyorsun.

“Ne öğrencisi?!”

O ise tam bu tepkiyi bekliyormuşçasına, gayet sakin yürümeye devam ediyor, gözlerini önce yol boyunca uzayıp giden ceviz ağaçlarının üzerine oradan da giderek puslanan gökyüzüne çeviriyor ve sana dönerek sorduğun soruya cevap veriyor.

“Felsefe tabi ki!”

“Okulunuza kayıt yaptırdığımı hiç hatırlamıyorum profesör bey!” diye oldukça sinirli bir sesle ve hiç vakit kaybetmeden yanıtlıyorsun onu. Aslında söylediği şey hoşuna gitmiş olsa da o sırada bunu belli edecek herhangi bir hareket yapmanın Cem’e karşı vereceğin çok önemli bir koz olacağını düşündüğün için böyle sinirli davranıyorsun. Ama sesinin biraz yüksek çıktığını hissederek utanıyor ve çok daha sevimli olmaya çalışan bir tonda ekliyorsun : “Yaptırdım mı yoksa?”

“Hayır,” diyerek başını iki yana sallıyor Cem ve sinir bozucu gülümsemesinin dozajını biraz daha arttırarak devam ediyor, “Senin kaydını biz yaptık!”

Aman Allah’ım! Birileri seni Felsefe okuluna kaydediyor ve senin bundan haberin bile yok! Ne hakla?! Ne cüretle?! Biraz öncekinden daha da fazla sinirleniyorsun bu kez, çünkü kişilik haklarına saldırılıyor! Seni zorla Felsefe Okuluna kaydetmişler, haksızlık bu!

“Ne zaman ve neden?!” diye sinirle karışık bir alayla soruyorsun.

Tam bu sırada sağ elini paltosunun cebinden çıkartan Cem, parmaklarıyla havada bir şeyler sayar gibi yapıp biraz kendi kendisine mırıldandıktan sonra cevap veriyor.

“10 Mayıs 1984 günü sabah 09.50’de yapılmış kaydın!”

Sinirlerin iyice bozuluyor, bağırman gerekirken kahkaha atıveriyorsun ve dönüp “Bu çok saçma!” diyorsun, “Çünkü o gün daha Dünya’ya geldiğim ilk gündü… Hem de daha tam o saatte doğmuştum!”

“Evet,” diye yanıtlıyor Cem, sakin tavrını hiç ama hiç bozmadan, “Dünya denen Felsefe Okuluna ya hiç gelmezsin ya da daha gelir gelmez kaydın yapılır…”

Ve bu sefer kahkaha atan o oluyor! Haksız da sayılmaz hani, kabul etmelisin ki güzel bir söz söyledi, ayrıca bu herifin senin doğum tarihini de biliyor olması oldukça şaşırtıcı, hem de saatine ve hatta dakikasına kadar biliyor! Kim bilir senin hakkında daha neler biliyordur! Ama şu anda bunları düşünmek yerine, seni sözleriyle aşağılayan şu ukalâ herife haddini bildirmelisin. Evet, evet, onun silahını kullanarak alay etmeyi deneyebilirsin.

“Nesin sen?!” diye soruyorsun tepeden baktığını belli eden bir ses tonuyla, “Filozof mu?!...”

Başı öne eğik yürüyen Cem ise bu aşağılayıcı soruya sakinliğinden hiç taviz vermeden cevap veriyor: “Belki de…”

Şeytan gelip küçücük kulaklarına bu saçma sapan herifi boğazlamanı fısıldamaya başlayalı çok oluyor ama artık sesin şiddetini iyice arttırdı. Fısıldıyor demek hafif kaçacak, neredeyse kulağına bir megafon dayadı ve bas bas bağırıyor :

“Boğazla şu manyağı ve bitsin bu iş!”

Şeytanla aranda geçen bu monolog sona ermeden ağaçlıklı yolun sonuna gelmiş olduğunuzu fark ederek toparlanıyorsun. Her şeyden çok bu herifin aşırı rahat ve kendinden emin tavırları canını sıkıyor. Kabul etmek istemesen de kıskanıyorsun sanki onu, hep kendine bu kadar güvenmek istemiştin zaten ama hiç becerememiştin.

Kampusun cafe’si bahçenin tam aksine tıklım tıklım dolu ama buna rağmen çok geçmeden oturacak bir masa bulup hemen postu seriveriyorsunuz.   

İçerideki onca kalabalığa rağmen daha sen dudaklarını bile açamadan garson başınızda bitiveriyor ve Cem ikiniz için de koyu kahve siparişi vererek onu başından kovuyor.

Bu sırada Cem’le bir kez daha göz göze geliyorsunuz, kabul etmek istemesen de gerçekten çok etkileyici bakıyor. Öyle ki bakışlarını onun bakışlarından kopartmak için oldukça büyük bir çaba sarf ettikten sonra konunun o korktuğun yere gelmemesi için derhal kaldığınız yerden devam etmenizi sağlayacağını düşündüğün bir soru soruyorsun.

“Demek filozofsun…”, sesindeki ifadeyi duyan onu birazdan işe alacak bir patron olduğunu sanır, o kadar tepeden soruyorsun bu soruyu. Sana birisi böyle bir soru soracak olsa büyük ihtimalle suratına bir tokat atıp olay mahallinden hızla uzaklaşır ve bir daha asla oraya uğramazsın ama bu Cem oldukça rahat bir adam olsa gerek ki yalnızca gülümseyerek karşılık veriyor sana…

“Evet, öyle olduğum söyleniyor…”

Bu sırada servis hızı ile göz dolduran garson masanıza kahve fincanlarını bırakarak uzaklaşıyor.

“Eee, Nesrin Hanım, başka sorunuz yok mu?” diye aşağılayıcı bir tonla soran bu kez o oluyor.

“Hayır,” diyerek gülümsüyorsun, “ben bir filozofa ne sorabilirim ki?!”

Bu sırada, birkaç dakikadır seni yalnız bırakmış olduğunu düşündüğün şeytan yeniden eğiliyor kulağına ve Cem’in sana asılmak istediğini seninle bu yüzden konuştuğunu, senin de bu ucuz numarayı aptal gibi yuttuğunu fısıldıyor. Suratının şekli bir anda değişiveriyor. Bu herif garanti sana asılıyor! Zaten güzel olduğunu söyleyerek de bunun ilk adımını atmıştı, daha kim bilir neler yapacak?! Seni ucuz kızlardan biri sanıyor olmalı… Sen bunları düşünürken Cem sana doğru eğiliyor ve alçak sesle konuşmaya başlıyor.

“Size bir sır vereyim mi Nesrin Hanım?” diye soruyor önce, sonra da senden herhangi bir cevap gelmesini beklemeksizin ekliyor, “Sizden çok daha güzel öğrencilerim oldu ama inanın hiçbirisine asılmadım! Size de - eğer istemiyorsanız - asla asılmam!”

O başını senden çekerken, senin vücudunda ne kadar kan varsa hepsi aynı anda yüzüne hücum ediyor! Suratın pazardan yeni alınmış bir domates gibi kıpkırmızı oluveriyor bir anda! Lanet olsun! Lanet olsun! Yüz bin kere lanet olsun! Karşındaki herif düşünce okuyor ve sen böyle ufak bir ayrıntıyı nasıl olup da unutabiliyorsun?! Şimdi durumu bir şekilde kurtarman lazım!

“Öyle demek istememiştim…” diyerek söze başlıyorsun ama Cem’in yüzündeki sevecen gülümsemeyi görünce biraz olsun rahatlıyorsun, “Kusura bakma ama hiç tanımadığım bir adamla aynı masada oturmuş kahve içiyorum ve bana asıldığını düşünmem çok normal, değil mi?” diye soruyorsun.

“Evet, evet, gayet normal!” diyerek başını sallıyor ve gülümsemesini sürdürüyor, “Ama emin ol sana asılmak için burada değilim…”   

“Peki neden buradasın?!”

“Çok acelecisiniz Nesrin Hanım…” diyerek gülümsüyor…  “Zamanı gelince her şeyi öğreneceksiniz.”

Neyin zamanı gelince, neyi öğreneceksin?! Lanet olsun! Nerden çattın ki bu herife, ne derdi varsa hemen söyleyip senin başından defolup gitse olmaz mı sanki?! Dakikalar ilerliyor ve kahvelerinizi bitirip cafeden çıkıyorsunuz. Cem bu süre içersinde birkaç gereksiz şey daha anlatıyor ama sen onun ortaya çıkışındaki muammayı düşünmekten onu dinleyemiyorsun bile. Dışarı çıktığınızda havanın kararmış ve giderek daha da soğumuş olduğunu anlıyorsun. Otobüs durağına doğru sessizce yürüdüğünüz sırada Cem bir an duruyor ve başını kaldırıp yukarıya baktıktan sonra, sana doğru dönüyor.

“Şu yıldızı görüyor musun?”

“Hangi yıldızı?”

“Şunu işte en parlak olanı!”

Lanet olsun! Gökyüzü yıldız kaynıyor ama bir yıldız o kadar parlak ki, Cem’in bahsettiğinin o olduğunu düşünerek, “Evet?” diye soruyorsun…

“İşte orası benim evim!”

Ah işte! Bir tek uzaylı olmadığı eksikti bu adamın! Tamam düşünce falan okuyor olabilir ama uzaylı da değildir değil mi?! Öyle midir yoksa?!

“Ne yani?!” diye hayretle soruyorsun Cem’e, “Bana uzaylı olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?!”

“Belki de…”

“Her iddiaya varım ki, sen o yıldızın adını bile bilmiyorsundur!” diyerek Cem’den daha ukala olduğunu kanıtlamak istiyorsun sanki! Ama… Ama… Ama lanet olasıca herif çattadanak yapıştırıveriyor cevabı!

“Sirius!”

“Sirius mu?!”

“Evet en azından Astronomi’nin koyduğu ad bu!”

“Uyduruyorsun!” diyerek çatıyorsun kaşlarını!

“Artık eve gitsen iyi olacak!” diyor söylediğini duymazdan gelerek.

İlk kez o anda ondan ayrılmak istemediğini ve bir anda büyük bir boşluğa düştüğünü hissediyorsun. Saatlerdir başından gitmesi için uğraştığın baş belası adam senin yanından gidiyor ve sen buna üzülüyorsun. Gerçekten çok garip bir insansın!

“Bir daha görüşecek miyiz?” diye soruyorsun hüzün dolu bir sesle.

“Ah, evet! Daha yeni başladık!” diyerek gülümsüyor, “Merak etme, ben seni bulurum…”

“Peki…” diyebiliyorsun yalnızca.

Sana doğru elini uzatıyor ve son bir kez daha bakıyor gözlerinin içine. Çaresizce elini uzatıp elini sıkıyorsun. Ardından, uzun paltosunu savuran rüzgâra aldırmadan ağır adımlarla ilerleyerek karanlık yolda gözden kayboluyor; hem de arkasında binlerce cevapsız soru bırakarak! Gözden kayboluncaya kadar gözlerini onun üzerinden ayıramasan da, ondan etkilendiğini düşünmemek için adeta çırpınıyorsun!   

Tamam, yakışıklı olabilir, düşünce de okuyabilir ve hatta az önce iddia ettiği gibi uzaylı bile olabilir ama hiç de centilmen olmadığını rahatlıkla söyleyebilirsin! Baksana karanlık durakta seni yapayalnız bıraktı ve arkasına bile bakmadan yürüdü gitti! Adam olsaydı hiç değilse sen otobüse bininceye kadar beklerdi!

Bunları düşünerek geçirdiğin birkaç dakikadan sonra gelen otobüse binerek, eve dönüyorsun. Uzun ve cevapsız sorularla geçirilecek bir gece seni bekliyor…