Acı Otobanlarında Son Sürat

Hızla oturduğun yerden kalkıp Cem’in arkasından koşarak ona yetişiyorsun ve onunla birlikte cafeden çıkıyorsun ama kısa süren bir kararsızlığın ardından ters yönlere doğru ilerliyorsunuz! Neyse ki otobüs erkenden geliveriyor ve sen de duyduklarının perişan ettiği bedenini hemencecik eve atıveriyorsun! Eve girer girmez kendini yatağa bırakıyorsun ve tavana bakarak düşünmeye başlıyorsun! Tek istediğin Cem’in söylediklerine bir anlam vermek ama olmuyor! Olmuyor! Olmuyor!

Birincisi Dünya dışında yaşam olduğuna inanmak istemiyorsun! Yani kafan almıyor! İçinden bir ses Cem’in tüm bunları kafasından uydurduğunu ve seni kandırdığını söylüyor ama diğer yandan herif gerçekten çok ciddi ve akla yatkın konuşuyor! Elinde kanıt var mı?! Yok! Peki, neden inanıyorsun sen bu adama?! Söyledikleri gerçek değil de sanki çok mantıklı bir sosa bulanmış deli saçmalarına benziyor!

İkincisi bedensiz yaşamanın mümkün olduğunu kafan hiç almıyor! Bedensiz bir varlık nasıl doğar, nasıl büyür, nasıl beslenir, nasıl sevişir?! Ve en önemlisi nasıl hisseder?! Bu soruların hiçbirinin cevabı yok!

Üçüncüsü, diyelim ki Dünya dışında bir yaşam var ve oradaki - yani en azından Sirius’taki -  varlıklar bedensiz yaşayan saf akıl kütleleri! Hani sen tüm bu saçmalıklara inanmıyorsun da, varsayalım oldu yani! Peki Cem ordan buraya nasıl geldi?! Hadi gelmeyi de bir kenara bırak, bir şekilde geldi diyelim, ama bu adamın seninle ne işi var?! Niye seni seçti ki?! Bu seçim yapılırken niye hiç kimse sana bir şey sorma zahmetine kalkışmadı?!

Dördüncüsü, adam yalancının teki diyelim yada süper bir senaryo yazmış ahmağın biri, ama tüm bunların ötesinde adam senin her şeyini biliyor ve resmen senin düşüncelerini okuyor! Bunu nasıl açıklayabilirsin ki! Adama yalancı diyerek onun söylediği hiçbir şeyi umursamamak kolay ama diğer yandan gerçekten çok inanılmaz şeyler yapıyor!

Offffffff! Offffffff! Delirmek üzeresin! Saçını başını yolacaksın neredeyse çünkü ardı arkasına sıraladığın tüm bu soruların hiçbirinin akla yatkın bir cevabı yok! Cem de tüm söyledikleri de tam anlamıyla kocaman bir muammadan başka hiçbir şey değil!

Yatsan yatamazsın, daha güpegündüz, otursan oturamazsın, sıkıntıdan patlayacaksın! Düşünmemeye çalışıyorsun bu nedenle ne Cem’i ne de onun cafede anlattığı tüm o saçmalıkları! Ve biraz rahatlamak için defterine bir şeyler karalamayı planlayarak defterini açıyorsun ve sabah uyandığında görmüş olduğun mesajla bir kez daha göz göze geliyorsun!

“Ruhlar yalan söylemez birbirine!”

Ne demek ki bu şimdi! Aslında sen bunu Cem’e soracaktın! Sabah evden çıkarken aklındaydı ama o telaşla unuttun tabi! Herif makineli tüfek gibi konuşuyor, durdur durdurabilirsen zaten! O kafa karışıklığıyla bu mesajı sormak hiç aklına gelmedi ama gerçekten çok can sıkıcı bir mesaj bu! Ne demek ruhlar yalan söylemez birbirine?

Evet, insanlar birbirine yalan söyler, sen de yalan söylersin, daha önce yaptın, zorda kalırsan gene yaparsın, buna şüphe yok! Ancak, burada anlatılmak istenen ne?! Siz insanlar yalan söylersiniz ama biz Sirius’lular birbirimize yalan söylemeyiz mi?! Meali bu mu?! Olabilir aslında ama sana ne onlardan! Yani anlam buysa eğer, seni ilgilendiren bir şey yok mesajda, madem seni ilgilendiren bir şey yok o zaman bu mesaj niye senin defterine yazıldı?!
Offf! Offffff! Keşke almaz olaydın bu defteri eline, sanki yeterince derdin yokmuş gibi bir de şimdi bu mesajın ne anlatmaya çalıştığını mı düşüneceksin! Fırlatıp atıyorsun defteri yatağın üstüne ve saçlarını sinirle arkaya atıp kendine bir kahve hazırlamak için yeniden mutfağa yöneliyorsun!

* * *

Cem denen herif gene ortadan kayboldu, ne mesaj ne de herhangi bir haber yok son üç gündür! Seni tüm bu saçma sapan sorularla baş başa bıraktı ve gitti!

Artık bu adamın aniden ortaya çıkıp kaybolmalarına alışsan iyi olacak! Onu düşünmekten başka bir şey yapamaz oldun çünkü ve bu durum artık iyice canını sıkmaya başladı! Geçen sefer seni aradığı numarayı da defalarca aramana rağmen telefona hiç ulaşılamadı! Kapattı demek ki! Yani gözüken o ki bir tek o arayacağı zaman kullanmak için almış telefonu!

Ama bu haksızlık! Onun canı isterse seni buluyor, canı istemezse herif yok ortada! Nereye kadar sürecek ki bu durum?! Hayır, geçen seferlerde uzaktan bile düşünce okuyan adama evin için de avaz avaz bağırmayı bile denedin!
“Cem! Cem! Cemmmmmmmmmmmmmmm! Duyuyorsan bir şekilde gel artık yaa! Lanet olsun!”

Elbette duyuyor ama gelmiyor işte, tırnaklarını köküne kadar kemirtiyor sana! Boşluğa bağırtıyor yine seni:

“Bravo Cem bey, bravo! İki ay uğraşmıştım ben bu tırnakları uzatmak için!”

Canın iyice sıkılıyor, bunalıyorsun! Nerde ki bu herif?! Yoksa, yoksa başka birini mi buldu ilgilenecek? Ders verecek? Ona o saçma sapan felsefe zırvalıklarından bahsedecek başka birini mi buldu yoksa? Bu korkunç soru durmadan içini kemiriyor! Hem bulsa sana ne ki?! Cem senin neyin ki?! Ama olsun işte, bir tek seninle ilgilensin istiyorsun, bildiği her şeyi sana öğretsin! Haksız da sayılmazsın sinirlenmekte ama yok işte herif ortada! Ona nasıl ulaşılacağını da kesinlikle bilmiyorsun! Oturmuş aval aval tavana bakıyorsun, tavan sana bakıyor sen tavana ve lanet olsun ki bu kocaman evde yapacak hiçbir şeyin yok Cem’i düşünmekten başka!

İki saat ya geçiyor ya geçmiyor, cep telefonun çaldığını duyarak büyük bir heyecana kapılıyorsun. Evet, tam beklediğin gibi arayan Cem! Numarasını zaten kaydetmiştin.

“Merhaba” diyorsun, “Merhaba Cem bey!”

“Merhaba” diyor sıcacık bir sesle, sanki üç gündür seni aramamış, seni bunca merakta bırakmış olması hiç önemsiz bir şeymişçesine sıcak bir sesle. 

“Neredesin sen?!” diye soruyorsun sitem dolu bir  sesle, sanki onu azarlar gibi bir halin var…

Telefonu kapatıp kapıya yöneliyorsun ve kapıyı açar açmaz Cem’in hınzırca gülümseyen yüzüyle karşılaşıyorsun! Sen de gülümsemeye çalışsan da beceremiyorsun!

Aslında tek istediğin onun boynuna atlayıp dudaklarına kocaman bir günaydın öpücüğü kondurmak ama ona kızgın olduğunu çok geçmeden hatırlayıp sessizce içeri girmesini izlemekle yetiniyorsun! Ne hakla seni bırakıp gidiyor ki?! Ne hakla! Küstah herif ne olacak sanki!

Cem’in elinde birkaç poşet var, içlerinde kahvaltılık olduğunu söyleyerek aniden mutfağa dalıveriyor ve bir yandan konuşup bir yandan da kahvaltı sofrasını hazırlamaya girişiyor…

En kızgın ama aynı zamanda en üzgün ses tonunla “Saat kaçta gittin?” diye soruyorsun ve uyku mahmuru gözlerinin içine kadar girmiş saçlarını sert bir hareketle arkaya doğru atıyorsun…

“Sanırım iki buçuktu!”

Saat iki buçukta sen ancak dalmış olabilirsin! Seni uyutup hemen tüymeyi nasıl başarmış ve nereye gitmiş gecenin o saati?!

“Seni daha fazla rahatsız etmek istemedim…” diyor ardından çok kırgın olduğunu belli eden bir sesle…

“Beni rahatsız etmiyorsun!” diye bağırıyorsun! Bağırmak istememiştin ama sesin nedense öyle çıkıyor!

“Peki öyleyse, gitmemi istediğin zaman bana söylersin!” diyerek gülümsüyor ve son tabakları sofraya koyarak, “Hadi gel…” diyor.

Sen sabahları kahvaltı etmekten nefret edersin, bir şey yiyemezsin zaten ama Cem birkaç dakika içerisinde o kadar güzel bir kahvaltı sofrası hazırlıyor ki, ona hayır diyebileceğini hiç sanmıyorsun.

Seninle birlikte o da masaya oturuyor ve içten bir gülümseme ile kahvesini yudumluyor ve ardından yatak odana geçiyorsunuz.     

İlk küçük hamlenin ardından öyle bir öpüşmeye başlıyorsunuz ki, gören ikinizi yıllardır birbirinden ayrı kalmış iki sevgili sanır… Birkaç dakika aralıksız süren french kiss seansının ardından ufak bir nefes alarak, “Galiba,” diye fısıldıyorsun, “sana âşık oluyorum…”

Suratına kocaman, hiçbir şeyle tarif edilemeyecek bir mutluluk yayılıyor. Cem ise o her zaman ki ukala gülümsemesini sererek yüzüne “Belki de…” diyor, “Belki de…”

Şehvetli öpüşmeniz, birazcık da yatağın üzerinde bulunuyor oluşunuzdan olsa gerek, çok geçmeden ateşli bir sevişmeye dönüşüyor…  Cem, dudaklarından yanaklarına oradan boynuna ve büyük göğüslerine doğru kaydırıyor ateşli öpücüklerini ve sen hiçbir şey anlayamadan pembe pijamalarından kurtarıveriyor seni onun şehvet kokan parmak uçları…

Daha öpüşmeye başlamanızın üzerinden birkaç dakika bile geçmeden çırılçıplak kalıveriyorsunuz ikinizde…

- “Ne yapıyorsun sen?!”, diye bağırmak istiyorsun, “Ben bakireyim!!!!!”

Ama sesin çıkmıyor, açamıyorsun dudaklarını! Herif sanki seni hipnotize etti öpücükleri ile! Ama bir an yavaşça boynundan tutup yeniden yukarı doğru çekiyorsun Cem’in başını ve utanmış küçük bir kız çocuğu gibi bükerek pespembe dudaklarını, “Ama…” diyiveriyorsun…

— “Ama bakiresin…” diyerek yapıştırıveriyor cevabı!

İşte yine yaptı yapacağını aptal herif! Kızaran yüzünü saklamaya yetmiyor küçücük avuçların; utancından ağlayacaksın resmen…

Cem ise hızla toparlanıp usulca yanına yatıyor ve yataktan inmeden birkaç sözcük mırıldanıyor, sen onun ne dediğini anlamaya çalışırken, sehpanın üzerindeki sigara paketinin uçarak ona doğru geldiğini görüyorsun ve “Yok artık!” diyerek gevrek bir kahkaha atıyorsun, “Nesneleri de mi hareket ettirebiliyorsun?”

— “Elbette hareket ettirebiliyorum!”

İnanılmaz bir şekilde yanına getirdiği paketten bir sigara alıyor ve paketi gayet normal bir insan gibi ellerini kullanarak yatağa bırakıyor ve fakat ağzına götürdüğü sigarayı yakarken yine anormal bir harekete şahit oluyorsun: parmağını şıklattığında parmağından bir çakmaktan çıkan aleve benzer bir ateş çıkıyor, ardından sigarasını yakıp, parmağını üfleyerek söndürüyor… Sigarasından kocaman bir nefes çekip odanın ortasına üflüyor.
Sen iyice afallamış bir halde ona bakıyorsun, açıkçasını söylemek gerekirse, Cem’in yaptığı basit sihirbazlık numaralarından çok o çıplakken çok daha davetkâr gözüken geniş omuzları ile ilgileniyorsun… Bir kedi gibi mırıldanıp, sağ kolunun altına giriyor ve “Kızdın mı bana?” diye soruyorsun büyük bir korkuyla…

- “Niye kızayım ki sana?!”

Evet, çok dikkat çekici ama Cem kızmıyor! Ama daha kötü bir şey yapıyor ve yeniden kaldığı yerden o uzun ve sonu gelmeyecekmiş gibi duran cümlelerini ardı arkasına sıralamaya başlıyor galiba…

— “Ruhlar birbirine yalan söylemez…”

Başladığı konuşmasını bu cümle ile noktalıyor ve senin sandığının aksine bu kez kısa kesmeyi tercih ediyor.

— “Ama daha seni tanımıyorum bile…” 

Bu saçma bahanenin arkasına sığınarak Cem’in seni affetmesini bekliyorsun ama gerçekten de çok büyük bir yanılgı içerisindesin…

— “Yüz milyonlarca yıldır tanıyor ruhlarımız birbirini, yüz milyonlarca yıldız şahit geceler boyunca beni düşündüğüne! Âşıksın bana! Bedenler yalnızca zalim canavarlardır, ruhları birbirinden uzaklaştırmaya yarayan! Tanımak istediğin bedenim ise kalk şimdi ayağa!”

Herif ciddi ciddi yataktan çıkıyor, sigarasını söndürüyor ve sana ellerini uzatıyor, “Hadi yanıma gel ve tut ellerimi!” diyor!

Yavaşça yataktan çıkıp ona yaklaşıyor ve ellerini uzatıyorsun, fakat; ellerin boşluğu tutuyor! Görüyorsun Cem’i ama dokunamıyorsun!

Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun! 

“Daha bedenime bile dokunamayacak kadar acizsin sen, nasıl tanıyacaksın bedenimin her santimetrekaresini?! Ve nasıl seveceksin olmayan bir bedeni?!” diye soruyor yüksek sesle, onu gören bir tiyatro sahnesinden fırladığını sanır!

Diğer yandan gerçekten çok zor sorular bunlar! Senin yerinde bir başka kız olsaydı, çoktan çığlığı basar tüm apartmanı evin içine doldururdu! Ama sen gayet suskun ve ağlamaklı bir halde hâlâ boşluğu tutmaya çabalıyorsun! Cem her hareketi ile seni biraz daha yaklaştırıyor kendisine ve sen bu garip adama her an biraz daha fazla âşık oluyorsun! Tam bunları hissettiğin sırada gözbebeklerin çaresizlikten kocaman oluyor ve küçük birer damla yaş düşüyor yanaklarına… Cem şefkat dolu parmaklarını uzatıp siliyor korkudan kızarmış yanaklarını ve tüm bedenini sarıyor onun uzun kolları! Sen de var gücünle sarılıyorsun onun bedenine ve “Affet beni!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorsun!

Cem - nasıl beceriyorsa artık - seni yavaşça yatağa yatırıyor ve sana sımsıkı sarılıyor, yorganı üstünüze çekiyor ve sen birkaç dakika bile geçmeden Cem’in sıcacık kollarında huzurlu bir uykuya dalıyorsun!