St.Valentine’in Laneti

Şubat’in İlk günüydü seninle karşılaştığımızda! Hatırla! Buz gibi bir hüzün örtülmüştü İstanbul’un tüm sokaklarına! ‘97’den arta kalır yanı yoktu 2007’nin! Büyüyen yalnızca ellerim değildi bu kez! Acılarımdı, ayrılıklarımdı, sarhoşluklarımdı!

Dedim ya, ‘97’den hiç farkı yoktu üzerime çöken 2007’nin; belki de sırf bu yüzden avuçlarımla içtim gözlerinden katman katman damlayan kalitesiz şarabı!

Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda! İstanbul buram buram acıydı, yalnızlıktı, Üsküdar’dı, Kız Kulesi’ydi. Pürüzsüz yüzünde bir utanç vesikası olarak taşıdığın gözlerin, öpmemişti henüz kör gözlerimi.

Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda! Hatırla! İnanamamıştın bile seninle konuştuğuma, selamlaştığıma ve methiyeler düzdüğüme kızıldan sarıya dönmek için çırpınan incecik saçlarına.

Hatırla! Korkudan titriyordu parmakların, dudaklarımdan dökülen her damla acıda! Hatırla! İnanacak tek bir insan bile kalmamışken hayatında, batmışken tüm gemileri şizofren komutanların Marmara’da, küçük bir kız çocuğu gibi âşık oluverdin bana!

Elbette Şubat’ın ilk günüydü seninle karşılaştığımızda ve elbette Valentine’e lanetler okumak için gelecek tüm yüzyıllarda, 14 Şubat’a, hem de Salacak’a ayarlanacaktı ilk buluşma!

Hatırla! Binlerce yıl sonra karşılaştık yeniden, bir 14 Şubat sabahı, gösterirken avucumdaki tüm kum saatleri 11.30’u! Ruhum ilk yaratıldığı andan beri arayıp durmuştu zaten narin ruhunu. Bulduğumda sorusuzdu ruhun, teklifsizdi. Kocaman bir cevap olarak karşında duruyordu çünkü zavallı ömrüm!

Sığındım sana! İnandım tarihin en büyük yalanlarına yardım ve yataklık etmekten sabıkalı bakışlarına! Çünkü sen yokken ZEHİRdi yağan her YAĞMUR! Ve ben açmıştım avuçlarımı umutsuz bir dilenci gibi gökyüzüne…
“Unut!” deyiverdin bir anda, “Unut tüm o sahte Deniz’leri… Çünkü ben sana okyanusu sunuyorum. Birlikte yüzelim mi?”

“Lanet olsun,” dedim, “lanet olsun tüm Deniz’lere, tüm limanlara! Yüzerken yüzülsün şu zavallı derim bu kutsal okyanusta! Vaftiz et beni yeniden hüzünle, acıyla ve aşkla!”

Lanet olsun tüm haritalara! Tüm coğrafyacılara! Görüverdim ben tüm kayıp kıtaları gözlerine ilk baktığımda! Azıcık daha derine bakacak cesareti bulunca kendimde, cennetle tanışıverdim gözlerinde!

Gökyüzünde yeni bir yıldızın doğumuydu sanki gözlerine bakınca gördüğüm ışıltı! Gözlerine bakacak cesareti bulunca karşımda duruyordu sanki cennetin iki kapısı! Görecektim elbette kıyafetlerini çıkartacak cesareti bulunca; muhakkak diğer beş kapı da bedeninde saklıydı!

Her uykum yemyeşil bir istihareye döndü gözlerindeki cenneti görünce! Masumiyetini görünce bakışlarında, döndü arkasını Kız Kulesi, söndürdü ışıklarını Üsküdar, yumdu İstanbul gözlerini!
Masumiyetini görünce bakışlarında, dudakların Araf’tı çünkü; korkak dokunuşlarınsa Sidret-ül Münteha! Dokundum, secdeye kapanıp af dileyen günahkâr deliler gibi, dokundum çilek kokan dudaklarına! Ve topu topu iki kısa anda değişiverdi tüm Dünya!”

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı buluştuk ilk kez seninle, Kız Kulesi’nin tam karşısında! İçimdeki küçük âşık çocuk yara alınca başladı elbette haylaz şair tarafımın mesaisi…

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı buluştuk ilk kez seninle, Kız Kulesi’nin tam karşısında! Hatırla! Daha yeni başlamıştı Uranüs’ün hükümdarlığı Satürn’den kurtulmak için can atan gökyüzünde!

Sahip olduğun tarifsiz güzellikle, Anahita olmak düştü sana bu harika masalda ve Ahura olmak düştü payıma bu sonsuz yalan savruluşunda!

TOPRAKtı ellerin, alevdi masumiyetinin arkasına bile saklanmayı başaramayan günahkâr gözbebeklerin! SUydu oysa gözlerim ve seldi aşkımın arkasına saklanmayı başaramayan yüce kinim!

Soğuk buz gibi bir Şubat sabahı, bir yabancı ülke fetheder gibi, ayakbastım toprak’larına! Kınalar yakarken arsız İblis anüs çeperlerine, ben tuz oldum; tenine karıştım!

Hatırla! Sesini ilk duyduğumda kelimelerinin arkasındaki büyüyü gördüm!

Hatırla! Sana ilk bakışımda gözlerinin ardındaki cenneti gördüm! Cehennemi tadıp da geldim; elbette günahsız değildim! Ama gelir gelmez diz çöktüm ayaklarının dibinde, boynumu eğdim! Sana kirletilmiş ruhumu sundum avuçlarımda, bir tek gülümseme bekledim karşılığında!

Hatırla! Bir anda değişiverdi her şey! Bilemezdim; yazmazdı ki okuduğum hiçbir kitapta, bir gülümseyişin kâfi olduğunu unutturmaya tüm intiharları…

Hatırla! Yapayalnız, tapınaksız kalmıştın seni bulduğumda! Kırılmış kutsal kanatların çok geçmeden iyileşmişti SENİN OLDUĞUMDA!   Elbette getirecek hediyem yoktu sana gözyaşlarımdan başka! Ke(n)di(35) parmaklarımla okşadım ince sarı saçlarını ve ke(n)di ellerimle inşa ettim bakışaramda senin görkemli tapınağını!

Bana ellerini uzattın, bana o Şubat sabahı ufacık parmaklarını! Bir kez değecek olsaydı dudakların dudaklarıma, kocaman bir mutluluk esir alacaktı sanki tüm kâinatı!

Hatırla! Kucak dolusu papatyalar topladım sana uçsuz bucaksız lale tarlalarından! Şizofren şairler kurban ettim uğruna, sensizken okunan her sabah ezanında! Hatırla! Kendimi unutup geldim, secde ettim ayaklarının dibinde! Kıblemdi Kız Kulesi, gözlerin farzdı artık, korkutucu bakışlarınsa sırılsıklam bir seccade!

Hatırla! Sana sunduğum ebedi aşk sığmaz oldu edebiyata! Sustum! Öptüm durmaksızın ayak parmaklarını!

“Ah güzel tanrıça,” diyerek gömüldüm hıçkırıklara, “yalvarırım kabul et gönüllü köleliğimi!   Gülümse bir kez ve değişsin yine zaman, yine mekân, yine boyut! Her şeyi unuttur, her şeyi unut! Ve al şu zavallı bedenime sığmayı başaramayan deli ruhumu güzelliğinle uyut!”

Hatırla! Gücü yetmezdi büyülerin dokunmaya  saçlarıma, ama ah güzel tanrıça, bir kara büyü gibi dokundu bir kez dudakların dudaklarıma!

Hatırla! Köhne bir Şubat sabahıydı seni bulduğumda, ne kadar da acımasız olmuştu diğerleri! Çok çaba harcamışlardı çıkartabilmek için elbiselerini! Yırtmışlar paramparça etmişlerdi de üstünde başında ne varsa, bir kez olsun sıyıramamışlardı RUHUNUN NARİN KILIFINI!

Güzel bedenin zavallı bir örtü değil miydi sanki şaheserler gizleyen ruhunu örten!

Tuttum ellerinden, ellerin, bir yangın yeriydi.

“Çok acıtmışlar narin ruhunu, yüzyıllarca öpsem de parmaklarını, bu acıyı dindiremem!” dedim, ağlayan gözlerini silerken… “Ah tanrıçam, diz çöküyorum asaletinin önünde! Biledim kılıçlarımı, gözlerime sürme diye çektim intikamı! Biliyorum unutturamaz süslü şiirlerim sana acını… Bırak da eğileyim önünde, diz çöküp haykırayım sana durmadan aşkımı! Ben benzemem ki diğerlerine! Onlar kötü, onlar yanan koca bir orman gibi örttüler üstümüze sonsuz göğü…
Uzat ellerini tanrıçam, bitiyor mürekkep bitiyor kalem! Çoktan gitti piyonlarım, atım, kalem! Uzat parmaklarını tanrıçam, küçücük avuçlarında erisin ellerim, erisin yüzüm, erisin ellerime çok gelen hüzün!”

Hatırla! Bir kerecik gezinince ürkek parmak uçlarım ince sarı saçlarında, başkalarına yazılmış şiirler kaybettiler bir anda anlamlarını!

Çürüdü elim, çürüdü parmaklarım! Utandım yazdığım şiirlerden! Utandım yaşadığım psikopatolojik kimsesizliğimden! Bakışlarına değince BAŞKALARINA YAZILMIŞ ŞİİRLER çürüdü elim, çürüdü el yazım! Ve utandım parmaklarıma değen her kalemden, değince ellerin gizli saklı DEFTERlerime! Çürüdü dilim, çürüdü kelimelerim! Gözlerindeki hüzne değince bakışlarım, ben bir ŞAİR olarak ayak bastığım her TOPRAKtan utandım!

* * *

Gece tümüyle çökünce İstanbul’un kalabalık otogarlarına, ayrılık vakti geldi diye belki de toplayıp tüm cesaretimi; baktım gözlerinin derinliklerine!

“Cici bir kızsın sen…” dedim!

Boynunu yere eğdin, kızaran yüzünü saklamaya çalışırken tutup çenenden, kaldırdım yüzünü…

“Değilim…” diyerek cevap verdin!

“Öylesin, biliyorum!” diye ısrar ettim…

Kaçırdın bakışlarını, kafanı iki yana salladın. Ve ben sana gerçekten inanmam gereken, bana ilk ve belki de son kez dürüst olduğun o anda sana inanmadığım için kendimi asla affetmedim!