Korku Oyunu

Kelimelerin çok kısa, sözlerin çok derin!
En eski oyuncağıyım bu kentin:
OYUNU BIRAK!

Yalnizliğin kredisi en yüksek ders olarak okutulduğu, sokakları karanlık ve dar, akşamları intihara meyilli bir şehirde çocuk oldum ben! Aşkı yaşayamadan kovuldum okulumdan, kovuldum evimden, sokaklarımdan! Kovulmadım; çocuk başına istifa ettim doğduğum taşra şehrinden!

Çocukça hayaller kurmanın en büyük suçlardan biri sayıldığı yıllarda kuytu okul koridorlarında tanıdım âşık olmayı! Aşk zaten yalnızca çocukların kalkışabileceği bir delilik olarak yer almaktaydı tarih sahnesinde; bilmiyordum henüz, bilmiyordum hayatın bana hazırladıklarını!

Gerçeklerin kocaman buzdağları oluşturduğu, depresyonun rutin bir süreç sayıldığı ve âşık olmaya kalkışan insanların hiç düşünülmeden linç edildiği yeniyetme bir şehirde çocuk oldum ben! Çocuk olmak, acı çekmekti; ama yine de umutla bakabilmekti geleceğe! Geleceğin olmadığını öğrenecektim elbette biraz daha büyüyünce gördüğüm insanların acıyarak bakan yüzlerinde!

Kızamık gibi ağır ateşli geçen bir çocukluk hastalığıydı aşk benim çocuk olduğum şehirde; elime yüzüme bulaştı! İçten içe kemirerek tüm hücrelerimi, beni kendisine esir etti! Çökerken karanlık büyük bir hızla üzerime, ben suskun haykırışlar taşıdım yırtık ellerimde Deniz’e...

Kayıp bir kıtaydı doğduğum şehir; çok geçmeden buzullarla örtüldü! Kocaman şehir iki çocuğa dar gelince, kovmadılar ki beni; kendim döndüm arkamı ve gittim!

Ben giderken şehre tabirsiz bir hüzün çöktü, döndüm arkamı; istemeye istemeye çıktım o taşra kentinden! Adı İstanbul konan bir metropole ayakbastım; bir yalana aktım ellerim ayaklarım kanayarak! Biter sandım, her âşık çocuk gibi, şehir büyüyünce büyür sandım umutlarım! Çok geçmeden anlayacaktım elbette, küçük bir çocuğun hep küçük bir şehirde kalması gerektiğini!

* * *

Metropole adım atar atmaz masalsı gerçeğimiz gerçeksi bir masala dönüştü! Çünkü bir şeyin şiir sayılabilmesi için ille de alt alta mısralarla yazılması gerekirdi! Yani çok zor anlaşılırdı bir insan, hatta anlaşılamazdı! Çünkü sanat aşkın bittiği yerde başlardı, felsefe sanatın tükendiği yerde ve aşk ancak felsefenin son durağında gösterirdi gerçek yüzünü!

Masalsı isyanımız isyankâr bir masala dönüştü! Çünkü kareli defter yapraklarına yazdıklarımızı adlandıramıyorduk artık! Alt alta yazsak şiir oluyordu; mısralara ayırmasak öykü! Az biraz uzayacak olsa yazı, roman oluveriyordu sanki!
Sen ne kadar iyi bir şair olduğumu bilen tek insandın! Bu yüzden, sakın ölme, dedim sana! Ölme sakın görmeden kitaplarımızın basıldığını, basılan kitaplarımızın toplanıp yakıldığını…

İnan, bir gün basılacak kitaplarımız, dedim… Basılan kitaplarımız ilk günden toplatılıp yakılacak. Yanan kitaplarımızın ateşinde bileyip kırık kılıçlarımızı, savaş boyası diye süreceğiz küllerini yüzlerimize!
Ve çıkacağız dedim yine İstanbul’un karşısına! Dört yanını şiirle kuşatıp yeniden fethedeceğiz bu eski Bizans yosmasını! Varsın karadan yürüsün ihanetler dedim, varsın kurusun deniz, kurusun Boğaz, biz seninle gökyüzüne yeni bir ülke kuracağız!

Şiirlerimde şaheserler yarattığıma inanan tek insandın. Bu yüzden sakın ölme dedim sana! Öpüştürme sakın damarlarımdaki alyuvarları eroinle, sakın tanıştırma gecelerimi beyaz zehirle!
Eroin; kimyanın simyaya kafa tuttuğu loş laboratuarlarda doğdu. Eroin; daha doğar doğmaz zehirlerin padişahlık tahtına oturdu. Ve şimdi ben tek veliahdıyım bu padişahlığın; sakın, sakın ha beni karanlık zindanlarda boğdurma, dedim sana!

O kadar çok şey vardı ki daha sana anlatacağım, bu yüzden sakın dedim sana, sakın ölme! Sakın manşet olmasın adın ucuz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine!

Beni anlayabilecek belki de tek insandın! Bu yüzden, işte sırf bu yüzden, sakın dedim sana, sakın ölme! Tutunduğum her dal gibi sen de kırılıp titreyen avuçlarıma düşme!