İhanet ve Kehanet

Terk edip giderken beni, hafızamda kalan, dudaklarına her değdiğimde son hızla dudaklarıma akan çilek kokusu değil artık; dilim her damağıma değdiğinde tüm hücrelerime yayılan koyu katran! Büyük bir yara izi gibi kalacağım sağ yanında; önce yok saymaya, yok sayamayacağını anladığında unutmaya çabaladığın ama her aklına geldiğinde için için kalbini sızlatan, kocaman bir yara izi olarak kalacağım sağ yanında!

Evet, kocaman bir yara izi gibi kalacağım sağ yanında... Yok saymaya çabaladığın ama hep varlığını bildiğin...

Terk edip giderken beni maya tutmaz şizofrenilerime, reddedildin aşkımın evlatlığından, orospuluğunla övün, kancıklığınla boyan!

En güzel şiirlerimi yazacaktım senin için… Avuçlarımda ne kadar şiir biriktirdiysem sürüklendi gitti gözyaşlarımın selinde… Selin; nerdesin?! Şizofrenik bir alacakaranlığa saplanmışken yine ruhum, tutmazken ellerim, Selin; nerdesin?!

Yine, yeni, yeniden yenik çıktım bu savaştan daha hiç dinlenmeden!

Hırçınlaşan sözlerin, saldırganlaşan dudakların değil miydi sanki üstümü bir kefen gibi örten?! Bak işte gittin sevgilim! Buz tuttu yine ellerim! Okşamak için uzattığın parmakların bile bir yabancı gibi korkutur oldu beni! Sen bir bebek öldürdün sevgilim! “Bebeğim!” dediğin, bebeğin gibi yatırıp dizlerine başımı okşadığın günleri unutman kolay oldu! Değiştin! Değiştin! Değiştin!

Acımasız sözlerinle yüreğimi deşip geçtin!

Yörüngeden çıkmış bir gezegen gibi hızla ve yalnız kalmış olmanın öfkesiyle beni terk edip gittin!

Sihirli kırmızı mumlar yaktım sustursun diye sinirli kırmızı dudaklarını! Cinler yaktım gündüz vakti; periler öldürdüm! Ardı ardına şizofren şairler gömdüm!

Gittin sevgilim; terk etmenin cezp edici yanını bilemeden, sormadan, düşünmeden gittin! “Bitsin de ne olursa olsun! Gerisi kolay,” diye bağıra bağıra açtın kalbimin bomboş bırakılmış dar sokaklarında isyan bayrağını!

Gittin sevgilim; kırıldı kalemlerim! Her paragrafıma gidişini yazdım! Acı çektire çektire, her an biraz daha yakarak canımı gittin!

BIRAKTIN BENİ!

Ağlamıyorum ki ben, gözyaşı değil, adaktır yanaklarımı kıpkırmızı volkanik bir göle çeviren... Adağım olsun gökyüzüne, adağım olsun yüzünü utanmaz bir göğe çeviren devasa gözlerine... Adağım olsun  yalnızlığım, adağım olsun bir yalandan ibaret zavallı sözlerine...

Bilirsin! Vezirliğe oynar akıllı piyonlar... Şahı asarken kendi elleri ile saplayıverirler hançeri yüreklerine... Piyondum vezir oldum… Devireceğim şahı da… Şahmeranım artık eroinin kollarında! Sabah 8’de uyanıp başlıyorum küfrederek ağlamaya… 3 vezirle yendi beni sevgilim bu fırtınalı satranç tahtasında! Tahtasında 16 piyon vardı, hepsi de kara… Bilirsin; orospuluğu ile örnek olmuştu o Havva’ya! TOPRAK bile olmadı o; olamadı! ATEŞ oldu hep kendi ellerini yaktı! Çekildi sonunda yolundan karanlığın... En koyu tonuydu oysa yüzündeki anlam siyahların...

* * *

Terk edip giderken beni, hiç değilse yatağıma bir köpeğe zehirli et atar gibi attığın KİRLETİLMİŞ bedeninden utan! Ben büyük bir suçmuşçasına yüzüme vurduğun şairliğimi çoktan unuttum! Sen hiç değilse terk edip giderken beni, yalnızlıktan kanayan kulaklarıma merhem diye sürdüğün o yalan aşk sözlerinden utan!

Utan tenime değen ellerinden, utan bakışlarından ki onlar değil miydi sanki durmadan gözbebeklerimi öpen?!

Ben çoktan kabullendim yalnızlığımı, ben kimsesizliğimi çoktan unuttum! Sen hiç değilse terk edip giderken beni, seni kıpkırmızı antibiyotikler gibi avuçlarıma tutuşturan kahpe kaderinden utan! Utan sana yazdığım şiirlerden, utan saçlarında upuzun geceler boyunca gezinen parmaklarımdan! Ben çoktan gözyaşlarımla doldurdum bile giderken açtığın boşluğu! Bir Deniz daha armağan etti bana ihanetin!

Şimdi hiçbir şey yokmuşçasına dönüp arkanı giderken hayatımdan, sen hiç değilse tanıştığımız günden utan ve unut her şeyi! Çünkü adını hatırlayınca ben en çok şairliğimden utandım!

Hiç ama hiç hak etmedi ellerin tenime değmeyi! Sahip olduğunu sandığın bir mal değil bir insandı her an bekleyen kaybedilmeyi! Günü gelince öğreneceksin: satın alınamayan şeyler vardı! “Benimsin!” demek, “Seninim!” demekten kolaydı!

Sen; noktalama işaretlerimdin benim, hayat denen bu uzun soluklu romanda… Sensiz anlamsızdı tüm cümlelerim; karmaşık ve eksik…

Kırık kanatlı bembeyaz güvercinler saldım göğe; gelip dudaklarını öpsünler diye… Pencerenden uzatacak olsan başını; tüm gökyüzü sapsarı bir mimoza tarlası… Sıradan bir sır gibi sızarken pencereden içeri, iri gözlerinden damlayan sevdanın hermenotiği, sıyrıldım sırılsıklam bedeninin kütle çekiminden ve araladım gözbebeklerinin acılar çekmecesini…

Sense, öpmeye doyamadığım parlak pembe rujunla “Elveda” yazdın puslu gönül aynama!

Ben çoktan kabullendim, senin beni terk edip gitme mecburiyetini! Sen hiç değilse nesli tükenmiş bir hayvan gibi terk edip giderken beni, en çok da beni gecelerce şehvetle öpen o çilek kokulu dudaklarından utan! Utan aldığın nefesten, utan içtiğin sudan, üzerimize görünmez bir parmaklık gibi örtülen gökyüzünden! Utan beni öpüşünden, utan yatağıma girişinden!

Ben çoktan kabullendim senin aşağılık bir mahkûm gibi gözbebeklerimden firar edişini!

Sen hiç değilse terk edip giderken beni, utan varlığından ve kazdığın tünelde boğularak öl! Öl! Öl artık!